Televizyon dünyasının en üretken ve tartışmalı figürlerinden biri olan Ryan Murphy, son on yılda türler arasında kurduğu hakimiyetle sektörel bir fenomen haline geldi. On küsür yıl önce American Horror Story ile başlattığı ünlü serüveni son senelerde Monster serisiyle gerçek suç meseleleriyle zirveye taşıyan Murphy, bugünlerde Love Story ve The Beauty ile eş zamanlı olarak isminden söz ettiriyor. Murphy'nin son çalışmalarından olan ve eleştirmenler tarafından adeta yerin dibine sokulan, All's Fair faciasından sonra, The Beauty bir nevi iade-i itibar girişimi olarak değerlendirilebilir. All's Fair’in o karikatürize, abartılı ve ruhsuz dünyasının aksine bu yeni dizi; olay örgüsü, yapısal bütünlüğü ve çoğu zaman gerçek insanlar gibi tepki veren karakterleriyle Murphy’nin o özlediğimiz "altın çağına" göz kırpıyor.

💉
Yazı, The Beauty'e dair spoiler içermeyecek.

Dizi, izleyiciyi Murphy’nin The People v. O.J. Simpson veya Feud gibi yapımlarında gördüğümüz o titiz karakter inşasına ve toplumsal yorum yeteneğine yeniden inandırmayı hedefliyor. Jeremy Haun ve Jason A. Hurley tarafından kaleme alınan aynı adlı çizgi romandan uyarlanan yapım, kesinlikle vücut korkusu türüne ait; bu da izleyiciyi hatırı sayılır miktarda kan ve sarsıcı görsel anlarla karşı karşıya bırakıyor. Ancak bu vahşet, Murphy’nin önceki bazı işlerinde olduğu gibi sadece şok etkisi yaratmak için değil, derin bir toplumsal eleştirinin taşıyıcısı olarak kurgulanmış. Hikaye, enfekte olan kişileri önce muazzam bir güzelliğe kavuşturan, ardından da trajik ve şiddetli bir şekilde öldüren cinsel yolla bulaşan bir virüsün peşindeki iki FBI ajanına odaklanıyor.

Güzellik standartlarının sinematik hicvi

The Beauty, ilk bakışta Coralie Fargeat imzalı The Substance filminin bir muadili gibi görünebilir. Bir tarafta Demi Moore’un bedensel dönüşümü, diğer tarafta Ashton Kutcher’ın teknoloji milyarderi kimliğiyle bu sürece dahil olması ilginç bir tesadüf olarak dikkat çekiyor. (çünkü ikili geçmişte belirli bir süre evli kalmıştı... 🫠)

The Substance (2024)

Ancak dizideki "virüs", The Substance’taki üründen bir katman daha tehlikeli; zira bu durum bireysel bir estetik arayışından öte, kontrol altına alınamayan küresel bir krize evrilme potansiyeli taşıyor. Dizi, günümüzün zayıflama çılgınlığını ve ulaşılamaz güzellik kalıplarını öyle iyi işliyor ki; podyumdan inip infilak eden modellerle yapılan açılış, bu kusursuz görünme hırsının ne kadar tehlikeli olduğunu doğrudan hissettiriyor.

Sokaklarda kendini kanlar içinde bulan figürler ve pahalı yataklarda geriye sadece kömürleşmiş kaburgalar bırakan cesetler, Murphy’nin görsel üslubuyla birleşince etkileyici bir Podyum Katliamı atmosferi yaratmış. İlk bölümde Bella Hadid'in yer alması da ayrı bir ofansiflik zaten. 🫠 Bu kaosu araştıran dedektifler Jordan Bennett (Rebecca Hall) ve Cooper Madsen (Evan Peters), hem profesyonel ortak hem de karmaşık bir ilişkinin eşiğindeki karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Jordan’ın geçmişteki zorbalıklara bir yanıt olarak yaptırdığı göğüs implantı detayı, en donanımlı bireylerin bile baskıcı batı güzellik standartlarından muaf olamadığını gösteren zekice bir gözlem. Karakterlerin bu zaafları, dizinin hiciv oklarını sadece kurbanlara değil, sistemin koruyucularına da çevirmesini sağlıyor. Bu açıdan samimi bir sistem eleştirisi yapıldığını da düşünüyorum ben.

"Incel" dünyasından estetik devrime

Dizinin en dikkat çekici toplumsal eleştirilerinden biri Jeremy karakteri üzerinden geliyor. Onu ilk gördüğümüzde New Jersey’de bir bodrum katında yaşayan, yalnız ve amaçsız bir "incel" profili çizen Jeremy, hayatına anlam katmak için plastik cerrahiye sığınıyor. Bir doktorun ona sunduğu "Seni bir Chad yapabilirim" vaadi, dijital kültürün yarattığı erkeklik krizinin ve estetik dönüşümün sınıfsal bir sıçrama olarak pazarlanmasının en net ifadesi. Bu noktada Murphy, eski formuna kavuşarak izleyiciye hem rahatsız edici hem de son derece gerçekçi bir dönüşüm hikayesi sunuyor; estetik cerrahinin sadece fiziksel bir müdahale değil, bir kimlik inşası olduğu gerçeğiyle izleyenini yüzleştiriyor.

Bu estetik devrimin arkasındaki isim ise Ashton Kutcher’ın hayat verdiği teknoloji milyarderi Byron Forst, nam-ı diğer Şirket. Kutcher, karakterine modern dünyanın teknoloji ikonlarında gördüğümüz o tekinsiz karizmayı ve manipülatif sinir bozuculuğu başarıyla yansıtıyor. Virüsün cinsel temas yoluyla yayılması, yönetilmesi imkansız bir arzuyu ve kontrol edilemeyen bir kaosu beraberinde getiriyor. Bu noktada dizi, Murphy’nin kariyerinin zirve noktalarından biri olan Nip/Tuck’a estetik ve tematik olarak selam verirken, konuyu daha geniş bir sosyopolitik zemine oturtmayı başarıyor.

Gardırop, zarafet ve anlatısal dağılma

Isabella Rossellini’nin Franny Forst karakteriyle hikayeye dahil olması, dizinin görsel ve sanatsal kalitesini bir üst seviyeye taşıyor. Rossellini ve Kutcher arasındaki paslaşmalar, özellikle o görkemli gardırop tasarımlarıyla birleşince sinematik bir şölene dönüşüyor. Rossellini’nin ekrandaki asaleti, dizinin vahşi ve çiğ doğasıyla müthiş bir kontrast oluşturmuş. Ancak bu güçlü cast ve görsel dünya, dizinin ilerleyen bölümlerdeki anlatısal yorgunluğunu gizlemeye yetmiyor. Murphy’nin yapımlarında sıkça rastladığımız meşhur "odak yitimi", The Beauty’de de kendini hissettiriyor ne yazık ki.

Son bölümlere yaklaştıkça, ilk bölümlerdeki o keskin ve ne yaptığını bilen tavrından uzaklaşıyoruz. Oyuncuların (hikaye gereği olsa da) yenilenmesi, izleyicinin karakterlerle kurduğu empati bağını zayıflatırken, hikayenin odağının sapmasına neden oluyor. Bu durum, dizinin başlangıçta vaat ettiği bütünsel eleştiriyi bir miktar seyreltiyor. İzleyici olarak karakter değişimlerinin nedenlerini bilsek de, bu durumun anlatıdaki sürekliliği bozduğu ve seyir zevkini ana konudan uzaklaştırdığı bir gerçek.

Mantık hataları ve dönüşümün sınırları

The Beauty, maalesef senaryo bazlı bazı mantık hatalarından da azade değil. Özellikle Cooper karakterinin sonraki bölümlerde başına gelenler, dizinin o ana kadar inşa ettiği gerçeklik algısını zorlayan, temellendirilmesi güç tercihler olarak öne çıkıyor. Bu tarz radikal değişimlerin metaforik karşılığı olsa bile, dramatik yapıda yarattığı boşluklar izleyicinin hikayeye olan inancını zedeliyor. Bir bilimkurgu/gerilim yapısında sınırların ne kadar esneyebileceği tartışmalı olsa da, bu dizide bazı dönüşümlerin neden-sonuç ilişkisi zayıf kalıyor.

Patlayan süpermodeller ve toplumsal bir yıkım vizyonuyla yapılan şaşaalı açılış, ne yazık ki final bölümlerinde aynı iddiayı sürdüremiyor. Başlangıçtaki o vizyoner yönetmenlik ve zekice kurgulanmış hiciv, finalde daha dağınık ve aceleye getirilmiş bir his bırakıyor. İlk birkaç bölümüyle "modern bir klasik" olmaya aday görünen yapım, sona yaklaştıkça tipik bir Murphy yorgunluğuna teslim oluyor. Bu durum, dizinin genel kalitesini tamamen aşağı çekmese de, finalin açılış kadar güçlü olmadığını kabul etmek gerek.

Bir güzellik trajedisi

Nihayetinde The Beauty, Ryan Murphy’nin bağımlılık yaratan öykü anlatıcılığına geri döndüğünün bir kanıtı olsa da, kusursuz bir başyapıt olmaktan biraz uzakta kalıyor. Güzellik standartlarının insan ruhunu ve bedenini nasıl birer metaya dönüştürdüğünü sarsıcı bir dille anlatan dizi, özellikle ilk yarısındaki performanslar ve atmosferiyle takdiri hak ediyor. Modern dünyanın estetik takıntısına tutulan bu karanlık ayna, izleyiciye sunduğu tüm o vahşetle birlikte aslında çok daha yalın bir soruyu soruyor: Kusursuzluk, ölmek için yeterli bir sebep midir?

“Bazen Şükretmeyi Bilmeli”: ‘The Substance (2024)’ Film İncelemesi
Demi Moore ile Margaret Qualley’nin adeta döktürdüğü, yılın en iyi filmlerinden ‘The Substance’, genç kalmak uğruna bedenine fazlasıyla ihanet eden ünlü bir program yıldızının başına gelen trajediyi konu ediniyor.

Dizi, sinema tutkunları ve tür meraklıları için Murphy’nin son yıllardaki en izlenebilir ve üzerinde konuşulabilir işi olarak öne çıkıyor. Teknik işçiliği, başarılı oyuncu kadrosu ve cesur temasıyla The Beauty, finalindeki anlatısal dağınıklığa rağmen bu sezonun en dikkat çekici yapımlarından biri olmayı başarmış. Güzelliğin trajik bir silaha dönüştüğü bu dünya, bittikten sonra bile izleyicinin zihninde o rahatsız edici soruyu yankılatmaya devam ediyor.

En İyi ‘Ryan Murphy’ Yapımları
Son zamanlarda ‘Monsters’ dizisiyle isminden sıklıkla bahsettiren yapımcı Ryan Murphy’nin en iyi projelerine şöyle bir göz atalım.
Paylaş