Genellikle planlanmış üçlemelerin ikinci halkaları ya da uzun soluklu serilerin ara bölümleri, bir tür "geçiş koridoru" olma talihsizliği taşır. Hikayenin bütününe nasıl hizmet edeceği sorusu da o anki filmin kendi ayakları üzerinde durma çabasını çoğu zaman gölgeler. 28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı hakkında sindirmesi en güç olan şey de tam olarak bu kasıtlı "anlamsızlık" hissi. Film bizi bir yere götürmekten ziyade, bulunduğumuz o karanlık çukurun ne kadar derin olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ve ilginç bir şekilde bu çok başarılı bir tercih.

Danny Boyle’ın bir önceki hamlesi olan 28 Years Later, bizi şaşırtıcı bir şekilde çocuksu bir peri masalının kasvetli versiyonuna itmişti. Spike’ın meraklı gözlerinden izlediğimiz o dünya, Ralph Fiennes’ın hayat verdiği mesafeli Dr. Ian Kelson tarafından inşa edilen kemik anıtların gölgesinde yükseliyordu. Ancak Nia DaCosta’nın devraldığı bu yeni durak, Boyle’ın vaat ettiği o "masalsı" tonu alıp, üzerine benzin dökerek tam anlamıyla ateşe veriyor.
Bakış açısının radikalliği

Serinin önceki filmleri zamansal sıçramalarla karakterize edilirken, Kemik Tapınağı bizi o iki nokta üst üste işaretinin içine hapsediyor. Film zamanla kasveti, kanı ve vahşeti en üst seviyeye çıkararak insanlık dışılığın tam kalbinden geçen, akıl almaz bir yolculuğa dönüşüyor. Eğer serinin bir önceki bölümü Spike için korkunç bir gelecek vaat ettiyse, bu film o vaadi fazlasıyla yerine getiriyor.

Hikaye, Spike’ın kendisini cani bir tarikatın pençesinde bulmasıyla iyice rayından çıkıyor. Lord Jimmy Crystal liderliğindeki bu grup, "Parmaklar" olarak bilinen, sarı peruklu ve eşofmanlı tuhaf bir satanist çete. Spike’ın hayatta kalmak için verdiği o mücadele, kamera sallantılarıyla birlikte serinin köklerine 28 Gün Sonra’nın el kamerası estetiğine bir selam çakarken, izleyiciyi de o klostrofobik çaresizliğin içine hapsediyor.
İnsanlık dışı bir yolculuk

Anlatı ilerledikçe, iyilik anları adeta cehennemin ortasına düşen nadir su damlalarına benziyor. Erin Kellyman’ın canlandırdığı Jimmy Ink gibi beklenmedik karakterlerin sunduğu çok küçük şefkat kırıntıları, Spike’ın travmatik yolculuğunda biraz olsun nefes almamızı sağlıyor. Alex Garland’ın ağırbaşlı ve köşeli senaryosu, Spike’ın bu kabusvari serüveni ile Dr. Ian Kelson’ın izole dünyası arasında ustaca mekik dokuyor.


Fiennes’ın canlandırdığı Kelson, kemik anıtın altındaki sığınağında Duran Duran dinleyip Samson üzerindeki gözlemlerini kaydederken, film bir anda bir "doktor-hasta" ilişkisinin uyuşturucu etkisindeki sanrılarına evriliyor. Kelson’ın Samson ile halüsinasyonlar eşliğinde dans ettiği anlar, filmin tuhaf ama bir o kadar da bu evrene uygun sekanslarından biriydi. Ancak bu her an dağılmaya müsait olan huzur, Jimmy Ink’in onları keşfedip "Şeytan’ı bulduğuna" inanmasıyla yerini tekrar kaosa bırakıyor.
İnancın kırılma noktası

Kemik Tapınağı, geleneksel bir kurgusal yapıdan yoksun olmasıyla izleyiciyi zaman zaman sinir bozucu derecede kendisinden uzak tutabiliyor. Karakterlerin geçmişine dair açılan küçük pencereler hemen ardından sertçe kapatılıyor. 109 dakikalık süre boyunca Spike, hiçbir çocuğun tanık olmaması gereken sahnelerin sessiz bir taşıyıcısı olarak kalıyor ve bu durum duygusal bir arınma bekleyen izleyiciyi bir miktar boşlukta bırakıyor.

DaCosta ve Garland, insanların insanlıklarını korumak için ihtiyaç duydukları o inanç kıvılcımının nasıl söndüğünü anlatıyor. 28 yıl süren yıkımdan sonra karakterlerin çoğunun içten içe zaten ölmüş olduğunu görmek fazlasıyla sarsıcı biçimde aktarılmış. Yakınlarından uzak düşen Spike ya da kendi travmasını satanist bir mitolojiye aktaran Jimmy Crystal da işte bu anlamsız dünyanın birer ürünü.
Teknik deha ve oyunculuk

Yönetmen, bu bilinçli boşluğu inanılmaz bir görsel gösteriye dönüştürerek ustalığını konuşturmuş. Özellikle Ian’ın bir tür "şeytani varlık" kılığına girdiği ve arka planda Iron Maiden’ın The Number of the Beast şarkısının yankılandığı "mosh pit", dinin teatral yönüne yapılmış en zekice göndermelerden. Film, bu çılgın ve ateşli atmosferiyle kıyamet sonrasını sadece bir set tasarımı değil, karakterlerimizin sağlam olmayan zihinlerinin durumu olarak da sunuyor.

Burada Ralph Fiennes’a ayrı bir parantez açmak gerek; kuru mizahı ve ağırkanlı ama kendinden emin oyunculuğuyla filmi resmen tek başına ayakta tutuyor. Onun varlığı olmasaydı Kemik Tapınağı bu kadar alışılmadık duyguyu aynı anda sunmayı başaramaz ve muhtemelen dağılırdı. Onun performansı, filmi serinin önceki halkalarının o yüksek standartlarına yaklaştıran en önemli unsur olmuş.
Sonun ağırlığı

Garland’ın dini motifleri, sislerin arasındaki neon ışıkları kadar belirgin ve keskin. DaCosta ise bu parçaları, "Tanrı neden bu dünyayı var etti?" sorusunu yüksek sesle sorgulayan nihilist bir mesaja dönüştürmüş. Filmin tek tartışmalı noktası, tonu bir anda değiştiren o sürpriz cameo. Bazıları için bu son fazla "sıcak" bir parıltı sunsa da, aslında serinin geleceğine dair atılmış en cesur ve merak uyandırıcı imza.

Kemik Tapınağı, öncesine ya da sonrasına ihtiyaç duymadan da kendi başına ayakta kalabilen, son derece sert ve ödün vermeyen bir yapım. Hele o final sahnesi... İşte o kısım, film boyunca içimizde biriken tüm o negatifliği ve ağırlığı bir anda alıp götürecek kadar güçlü bir sarsıntı sunuyor. Yirmi sekiz (!) yıldır özlem çeken izleyicinin içine de koca bir bardak güzel bir su serpiliyor tabii... 🙃


Yorumlar