Bir devam filminin en büyük tuzağı, herhalde bir öncekinin formülünü sadece mekan büyüterek kopyalamaktır. Benzer bir patika izlemiş fakat Ready or Not ekibi, ikinci filmle ilginç bir damar yakalamayı başarmış.

Grace’in yanan malikaneden çıkıp bir ambulansın arka koltuğuna yığıldığı sahne zihnimizde hala tazeyken, (çünkü geçen hafta izledim...) film bizi hiç bekletmeden o cehennem gecesinin ertesi sabahına fırlatıyor.

Yeni sabah bir kurtuluş gününe değil, kelepçelerle hastane yatağına sabitlenmiş Grace'i açıklama yapma zorunluluğuyla bir araya getirerek başlıyor. Samara Weaving, tıpkı kendisi gibi bir başka Gelin olan Uma Thurman'ın sarı eşofmanları gibi, kendi sembolu haline gelmiş olan kan revan içindeki gelinliğiyle değil, bu kez bir hastane önlüğü ve çok daha yorgun bir ifadeyle karşımızda. Sonrasında o meşhur gelinliğini kuşanıyor yine tabii... Yanında ise uzun süredir görmediği kız kardeşi Faith var. Faith’in hikayeye girişi, sadece bir "önceki bölümlerde neler oldu" hatırlatması değil, aynı zamanda Grace’in geçmişindeki o kopuk halkaları birleştirme çabası olarak kurgulanmış.

Hikaye, perdenin arkasındaki devasa kuklacı Chester Danforth’un sahneye çıkışıyla vites yükseltiyor. Cronenberg’in güvenilmez ve her an patlamaya hazır enerjisi, filme alışık olduğumuz "slasher" gerilimini katan şey. Danforth, sadece zengin bir aile reisi değil, kontrolsüz gücün ta kendisi. Filmin belki de en akılda kalıcı sahnelerinden birinde, canlı yayında duyurulan bir ateşkesi arka planda onaylarken gördüğümüz Danforth, bize asıl korkunun fiziksel şiddetten ziyade bu "her şeyi yönetebilme" kibri olduğunu hissettiriyor. İşte bu devasa güç odağı da kızımızın hayatta kalışını bir mucize olarak değil, sistemin kural kitabındaki tehlikeli bir maddeyi tetikleyen bir hata olarak görüyor.
O saklambaç ne zorluklarla kazanıldı tabi...
Yeni oyunun kanlı kuralları

Le Domas klanının tuhaf ve neredeyse antika diyebileceğimiz şans oyunlarından sonra, Danforth ailesinin sunduğu vizyon çok daha kurumsal bir vahşet barındırıyor. Filmin ortaya attığı "taht" kuralı, kapitalist sistemin "kazanan her şeyi alır" mottosunun dürüst ve kanlı bir yansıması gibi. Eğer Grace gibi sıradan bir kız seçkinlerin oyunundan sağ çıkarsa, sadece hayatını kazanmakla kalmıyor, aynı zamanda Danforth’un elinde tuttuğu o devasa güce ortak olma şansını elde ediyor. Bu durum filmi basit bir hayatta kalma hikayesinden çıkarıp, mülkiyetin ve iktidarın el değiştirmesi üzerine kurulu vahşi bir satranca dönüştürüyor. Grace ve Faith’in uyuşturulup devasa bir araziye götürülmesiyle dünyanın en güçlü insanı olma yolundaki yeni kanlı mülakat süreci start veriyor.

Bu yeni av sahasında karşımıza çıkan karakter galerisi tam bir görsel şölen. Birinin komik ama buz gibi olan keskin nişancı performansı, diğerinin kılıç sallayan zarafeti ve ötekinin gizli psikopatlığı derken, bir anda kendimizi çok daha vahşi bir Knives Out filminin içinde bulmuş gibi hissediyoruz. Kalabalık ortam, filmin geneline inanılmaz bir dinamizm katmış. Her bir avcı, zenginliğin farklı bir yozlaşmış yüzünü temsil ediyor. Elijah Wood’un yüzündeki sinsi gülümsemeyle bu kaosu bir "danışman" edasıyla yönetmesi de her sahneyi çalmasıyla sonuçlanmış, ayrıca filmin en büyük artılarından biri olmuş.
Kardeşlik bağı mı?

Ancak çoğunlukla her genişleme beraberinde bazı doku uyuşmazlıklarını da getirir. Filmin belki de en çok aksayan tarafı, Grace ve Faith arasındaki o yabancılaşmış ve bir türlü içimize sinmeyen o kız kardeş alt metni. Senaryo bizi bu ikisinin derin bir geçmişi olduğuna inandırmaya çalışsa da, hem oyunculuklardaki kimya eksikliği hem de diyalogların yer yer sadece bilgi aktarımı için kullanılması, bu bağı zayıflatıyor. Yönetmenler ilk filmin o meşhur oda oyunu atmosferinden çıkıp mekanı araziye yaymış ama ikilimizin arasındaki bağ da sanki o düzlükte yolunu kaybetmiş gibi. Ayrıca bazı kovalamaca sahnelerinin uzunluğu, filmin o tıkır tıkır işleyen temposunu yer yer yavaşlatırken, bazı sahnelerin yarı yarıya kısaltılabileceği hissini uyandırıyor bence.

Özellikle Kathryn Newton’ın karakterine yönelik şiddet sahneleri üzerinde biraz durmak lazım diye düşünüyorum. Supernatural'dan çocukluğunu bildiğim bu kızcağız, bana kalırsa rollerine bir türlü ısınamıyor ve bu soğukluk da yer aldığı projeyi mutlaka bir negatiflikle sonuçlandırıyor. Onun yanında filmin genel tonu, kanın gövdeyi götürdüğü ama bunun bir tür eğlencesine dönüştüğü bir çizgideyken, Newton’ın aldığı ağır darbeler ve uzatılmış dayak sahneleri, izleyiciyi "eğlenceli vahşet" alanından çıkarıp rahatsız edici bir gerçekliğe hapsediyor. İnsanların patlayan kan torbalarına dönüştüğü bir seride, şiddetin bu denli abartılıp çirkinleşmesi filmin hicivsel tonuyla çelişiyor. Yönetmenlerin, bu rahatsızlığı bilinçli bir tercih olarak mı sunduğu yoksa dozajı mı kaçırdığı sorusu filmin sonuna kadar kafamızı kurcalamaya devam ediyor.
Titus bir slasher mirasçısı

Rahatsızlık hissinden bahsetmişken, Shawn Hatosy’ye ayrı bir parantez açmak şart. Kendisi Titus Danforth rolünde; bir Jack Torrence, bir Norman Bates, ya da bir Patrick Bateman gibi karanlık ve gerçekten ürkütücü bir performans sergilemiş. Sahneleri o kadar dengeli bir delilik barındırıyor ki, karakterin başlangıçtaki "zengin züppe" imajı yerini yavaş yavaş safi bir kötülüğe bırakırken kendinizi ekrana kilitlenmiş buluyoruz. Titus'ın yoğunluğu arttıkça, filmdeki diğer tehditler de gölgede kalıyor. Şu sıralar aktifliğiyle dil ısırttıran Sarah Michelle Gellar’ın yıllar sonra aksiyon sahasındaki o soğukkanlı duruşu harika ama bu filmde Grace ve Faith'in yanında Titus bir başka parıldamış gerçekten.

Kadronun geri kalanıysa adeta parodinin kıyısında gezen bir zengin aptallar geçidi. Bazı izleyiciler avcı ailelerin dayandığı kültürel klişeler konusunun fazla ileri gittiğini düşünebilir, ancak yazarların bu karakterleri sürekli olarak tahmin edilemez hamlelerin içine atması bu dengeyi koruyor. Kimin galip geleceği sorusundan ziyade, oyunun ne kadar yaratıcı ve ne kadar vahşi oynanacağıyla ilgileniyoruz. Çünkü ilk filmden bizi türlü türlü deliliğe alıştırdılar zaten...
2026'ya yazılmış bir hikaye gibi

Filmin mutfağındaki ekibin, izleyicinin asıl neyi arzuladığını çok iyi analiz ettiği belli. 2026 yılı, küresel ölçekte kontrolsüz gücün, sermayenin ve iktidarın her zamankinden daha çok sorgulandığı, haber bültenlerinin birer distopya fragmanına dönüştüğü bir yıl. Böyle bir atmosferde sıradan bir kadının, kendisini avlayan o devasa "kapitalist canavarları" kendi oyunlarında alt etmesini izlemek, sadece bir sinema deneyimi değil, neredeyse bir tür toplumsal iç boşaltması sağlıyor. Grace’in hayatta kalma azmi, aslında hepimizin içindeki o "ezilse de pes etmeyen" tarafa sesleniyor.

Sonuç olarak Ready or Not 2: Here I Come, kusursuz bir film olma iddiasında değil; bazı sarkmaları, inandırıcılık sorunu yaşayan duygusal bağları ve yer yer aşırıya kaçan vahşeti var. Ancak tüm bu pürüzlerine rağmen, sunduğu o vahşi hiciv ve oyuncu kadrosunun kattığı enerjiyle, tür sinemasının bu yılki en önemli duraklarından biri olmayı başarmış. Grace’in (Lütuf) ve Faith’in (İnanç) bu cehennem gecesinde el ele vermesi, belki de ihtiyacımız olan o küçük umudu, kanlı ve patlamalı bir paket içinde bize sunuyor. Sistemin alt üst oluşunu izlemek hiç bu kadar teselli edici olmamıştı.


Yorumlar