Netflix’in yeni yılın ilk günlerinde kataloğuna eklediği taze işlerden olan His & Hers, daha ilk sahnesinden itibaren izleyiciye "burada hiçbir şey göründüğü gibi değil" mesajını veren o tekinsiz dizilerden. Yağmurlu bir orman, terk edilmiş lüks bir araba ve vahşice işlenmiş bir suç... Bu klasik açılış, aslında buzdağının sadece görünen kısmı.

Hikaye, Atlanta’nın karmaşasından kopup, geçmişin hayaletleriyle dolu küçük bir kasaba olan Dahlonega’ya uzanırken, sanki biz de kendimizi modern bir kara filmin tam ortasında buluyoruz. Dizinin amacı sadece bir cinayeti çözmeye çalışmak değil; aynı zamanda kırık dökük bir evliliğin enkazı altında kalan gerçekleri de gün yüzüne çıkarmak.

Merkezde, kariyeri ve özel hayatı tepetaklak olmuş eski haber spikeri Anna Andrews var. Anna’nın hikayeye girişi, depresyonun o boğucu havasını o kadar gerçekçi yansıtıyor ki, karakterin üzerindeki ağırlığı ekran başında hissedebiliyorsunuz. Atlanta’daki dairesinde, boş şarap şişeleri ve dağılmış hayatı arasında sıkışıp kalmışken, memleketi Dahlonega’da bulunan bir ceset haberi, onun için hem bir kaçış hem de ateş hattına geri dönüş bileti oluyor. Anna’nın o "haberi kapma" hırsının altında aslında kendi geçmişiyle yüzleşme ya da belki de ondan kaçma isteği yatıyor. Thompson, karakterin bu çetrefilli ama hırslı yapısını muazzam bir dengeyle oynamış.

Geçmişin acımasız gölgeleri ve sırlarla dolu bir kasaba
Hikayenin diğer ayağında ise Dahlonega Şerif Departmanı’nın dedektifi, aynı zamanda Anna’nın ayrı yaşadığı kocası Jack Harper var. Jack, tipik bir yaralı polis portresi çizse de, Bernthal’ın karizması karaktere her zaman olduğu gibi derinlik katıyor. Atlanta Polis Departmanı’ndan olaylı bir şekilde ayrılıp bu küçük kasabaya sığınmış olması, onun da en az Anna kadar şüpheli bir karakteri olduğunu gösteriyor. İkili, cinayet mahallinde karşılaştıklarında aralarındaki gerilim, çözülmesi gereken cinayetten bile daha tehlikeli bir hal alıyor. Aralarındaki bakışmalar, söylenenlerden çok saklananların hikayeyi şekillendireceğinin en büyük kanıtı.

Dizinin en güçlü yanlarından biri, olayların bu iki karakterin bakış açıları ve arasındaki uyumsuzluğu izlemenin getirdiği keyif. His & Hers, son bölüme kadar anlamlandıramadığım isminin hakkını vererek, gerçeğin asla tek bir yüzü olmadığını, olayların kime sorduğunuza göre değişebileceğini vurgulayan bir dizi. Mare of Easttown ya da bu konuda izlemiş olduğumuz diğer tonla diziye benzer tarza sahip oluşu, insanı bir adım geri çekiyor belki ama Anna ve Jack, sadece bir cinayeti çözmeye çalışan iki profesyonel değil; aynı zamanda birbirlerinin sırlarını bilen, birbirlerine güvenmeyen ama bir o kadar da birbirlerine muhtaç iki eski aşık. Bu dinamik, diziyi standart bir polisiyeden ayırıp, ilişki odaklı psikolojik bir gerilime dönüştürüyor.
Güven problemi

Dizideki karakterlerin neredeyse hepsinin saklayacak bir şeyleri olması, izleyiciyi sürekli tetikte tutan bir unsur. Ancak His & Hers bu konuda elini biraz fazla cömert alıştırıyor. Dedektifinden tanığına, habercisinden kurbanına kadar herkesin karanlık bir sırrı olması, zaman zaman izleyiciyi "acaba bu kasabada dürüst biri var mı?" sorusuyla baş başa bırakıyor. Anna ve Jack’in sadece birbirlerinden değil izleyiciden de bilgi saklaması, güvenilmez anlatıcı temasını zirveye taşıyor. Bizler ipuçlarını birleştirmeye çalışırken, aslında bize gösterilenlerin ne kadarının gerçek, ne kadarının manipülasyon olduğunu sorgulamaktan da kendimizi alamıyoruz.

Yine de bu "sır küpü" hali, dizinin temposunu düşürmekten ziyade merak unsurunu kamçılıyor. Bazı mecralarda aldığı düşük puanların aksine, His & Hers’ün en büyük başarısı bence akıcılığı. Böyle bir hikayede en çok ihtiyaç duyulan şey, izleyiciyi bir sonraki bölüme geçmeye ikna eden o ritimdir ve dizi bunu fazlasıyla karşılıyor. Sırlar yumağı bazen sinir bozucu olsa da, kurgunun hızı ve olayların birbirine bağlanış şekli, diziyi elinizden bırakmanızı engelliyor. "Sadece bir bölüm daha" dedirten o formül, burada tıkır tıkır işliyor.
Performansların gücü

Tessa Thompson ve Jon Bernthal, modern televizyonun en uyumlu ama bir o kadar da toksik çiftlerinden birini yaratmışlar. İkisi bir araya geldiğinde ekrandaki enerji değişiyor. Geçmişte yaşadıkları o büyük trajedi, hem diyaloglarına hem de suskunluklarına siniyor. Bernthal’ın sessiz, patlamaya hazır öfkesi ile Thompson’ın soğukkanlı ama içten içe darmadağın hali, senaryodaki boşlukları bile performanslarıyla doldurmalarına yarıyor. Özellikle sorgu sahneleri veya baş başa kaldıkları anlar, dizinin en yüksek tansiyonlu dakikalarını oluşturuyor.
Görsel olarak da dizi, Dahlonega’nın puslu, yeşil ve tekinsiz doğasını bir karakter gibi kullanmayı başarıyor. Yönetmen Oldroyd ve ekibi, kasabanın herkesin herkesi tanıdığı ama kimsenin kimseyi gerçekten tanımadığı atmosferini izleyiciye geçirmekte başarılı iş çıkarmış.
Merakın sınırları ve sonuç

Dizinin en büyük kumarı, izleyiciyi ne kadar süre karanlıkta bırakacağıyla ilgili. Çiftimizin yaşadığı büyük kayıp, Jack ile ilişkilerinin tam olarak ne zaman ve neden koptuğu gibi kritik bilgiler damla damla veriliyor. Bu durum, bazı sabırsız izleyiciler için yorucu olabilir; ancak hikayenin bütünlüğüne baktığımızda bu bilinmezliklerin karakter motivasyonlarını anlamamız için gerekli birer yapboz parçası olduğunu görüyoruz. İzleyiciyi sürekli merakta bırakmakla hikayeyi tıkamak arasındaki o ince çizgide, dizi bazen sendelese de düşmüyor.
Sonuç olarak His & Hers, belki türün devrim yaratan bir örneği değil ama kesinlikle aldığı eleştirilerden çok daha fazlasını hak eden, eli yüzü düzgün bir iş. Akıcılığı, başrol oyuncularının güçlü kimyası ve yarattığı boğucu ama çekici atmosferle, suç ve gizem severleri tatmin edecek bir mini dizi var karşımızda. Eğer karmaşık ilişkiler, güvenilmez karakterler ve son ana kadar süren bir "katil kim?" bilmecesi arıyorsanız, bu diziye bir şans verebilirsiniz. Kusurları var mı? Evet. Ama göz kırpmadan izlettiriyor mu? Kesinlikle evet.

Yorumlar