Daredevil: Born Again, ikinci sezonunun dördüncü bölümü olan Sic Semper Systema ile yeni dizinin en iyi bölümüne imza atmakla kalmıyor, aynı zamanda orijinal Netflix işinin unutulmaz ağırlığını da tekrardan hissettirebileceğini kanıtlıyor izleyicisine.

Bölümün odak noktasının tamamen Benjamin Poindexter’a, yani Bullseye’a ayrılmış olması, dizinin bugüne kadar aldığı en isabetli kararlardan biri. Matt Murdock’ın dünyasında kaosun ve kusursuzluğun simgesi olan bu adamın, hikâyenin en hayati damarlarından biri olduğunu nihayet bu kadar berrak bir biçimde görebildik. Karakterin geri dönüşü, sıradan bir aksiyon sekansından ziyade derin bir vicdan azabı ve çarpık bir intikam arzusunun dışavurumu gibi kurgulanmış.
Bir suikastçının rutini

Açılış sahnesindeki gergin hava, Dex’in iç dünyasına dair çok şey anlatıyor. Bir American Psycho veya bir Dexter soğukkanlılığıyla evini toparlayan karakterimiz, sıradan bir sabahını milkshake eşliğinde geçirirken AVTF ajanlarını pusuya düşürmesi, o unuttuğumuz gücünü hatırlatıyor. Wilson Bethel, karakterin dengesizliğini öyle bir incelikle yansıtıyor ki bundan on sene öncesindeki düşüncelerim aklıma geliyor ve oyuncunun doğru seçim olması konusunda bazen Charlie Cox’un önüne geçtiğini bile düşünüyorum. Karakterin bu kontrol altındaki deliliği, Bullseye’ı bir kötü adam olmaktan çıkarıp izlemesi keyifli figürlerden birine dönüştürüyor. Özellikle lokantaya köpeğiyle giren adama söylediği "Ben iyilerden biriyim" cümlesi, karakterin yaklaşımını ve içindeki tehlikeli değişim arzusunu özetler nitelikte.
Dex’in geçmişte Foggy’nin ölümüyle sonuçlanan devasa hatasının kefaretini ödeme biçimi son derece katmanlı ve karmaşık. Bir izleyici olarak onu motive eden şeyin sadece bir suçluluk değil, aynı zamanda Vanessa Fisk’e karşı duyduğu keskin nefret olduğuna tüm kalbimle inandım. Hapisteyken geçirdiği evrimle birlikte, "doğru yöne kanalize edeceğim" gibi tuhaf ve karakterin doğasına uygun bir mantığa bürünmüş. Bullseye gibi bir adamın Matt’e olan borcunu ödemek için Fisk’i hedef alması, dizinin ahlaki gri alanlarını genişletiyor. Bu bölümle birlikte Dex'in sadece bir tetikçi olmadığını, kendi içinde tutarlı bir adalet terazisi kurmaya çalıştığını görüyoruz; tabii bu terazi ne kadar kanlı olursa olsun...

Bölümün hem en insani hem de benim için en üzücü detayları Dex’in ev hayatı ve hayvanseverliğiydi. O kadar büyük bir yeteneğe ve güce sahip bir adamın, bu kadar fakir ve yalnız bir hayat sürmesi, karakterin trajedisini derinleştiriyor, hatta bana Bethel'ın zamanında seçmelerine katıldığı Steve Rogers karakterinin garibanlığını anımsattı.


Bu zıtlıklar, Bullseye’ı karikatürize bir düşman olmaktan çıkarıp etiyle kemiğiyle aramızda yaşayan, yaralı bir hayvana dönüştürüyor. Born Again’in ilk sezondaki o biraz daha hafif tonundan sıyrılıp, bu denli karanlık ve karakter odaklı bir yere evrilmesi, dizinin nihayet kendi kimliğini bulmaya başladığının da büyük bir kanıtı.
Küllerinden doğan bir düşman

Dizinin Netflix dönemine ait görüntüleri, özellikle de Matt’in çocukluğunu gösteren flashbackleri kullanma biçimi takdire şayan. Çünkü bu sahneler seyirciyi de Matt ile birlikte o eski günlere, karakterin köklerine, hatta direkt olarak on sene öncesine götürüyor.
Diğer yandan, MCU’nun son dönemdeki en başarılı hamlelerinden biri olan Jack Duquesne karakterinin bu kadar çabuk saf dışı bırakılması bence bölümün en zayıf tarafı. Tony Dalton gibi karizmatik bir oyuncunun, "artık yardım etmeyeceğim" diyerek bir anda ortadan kaybolması, hikâye akışı içinde oldukça zorlama ve inandırıcı olmaktan uzak kalmış. Fisk’in yarattığı tehdidin bu kadar büyük olduğu bir ortamda, Matt’in en potansiyel müttefiklerinden birinin bu denli sığ bir bahaneyle veda etmesi, senaryodaki bir aceleciliğin ürünü gibi duruyor. Jessica Jones gibi isimlerin hala sessizliğini koruduğu bir atmosferde, Jack gibi bir karakterin kaybı dizinin elindeki güçlü kartlardan birini boş yere atması demek. Yardıma ihtiyaç olduğu bir anda geri döneceği umuduyla bu konuyu burada kapatmak istiyorum...
Geçmişin ağırlığı

Vali ve Vanessa arasındaki tuhaf konuşma, her ne kadar hikâye içinde biraz havada kalmış gibi görünse de Vanessa’nın Fisk üzerindeki "dizginleyici" rolüne vurgu yapması açısından önemliydi. Ancak yaşanan trajediden sonra bu konuşmanın pek bir önemi kalmadı. Born Again, dördüncü bölümüyle birlikte vitesini sadece artırmakla kalmıyor, aynı zamanda eski ve yeni Daredevil dünyalarını birbirine sıkıca düğümlüyor bence. Bullseye’ın geri dönüşüyle kazanılan ivme, Vanessa'nın trajik ölümüyle tahmin edilemeyecek bir noktaya ulaşıyor.
Anonsta 147 kilogram olduğu söylenen Fisk, arenada daha da devleşiyor ve karakterin kışkırtıldığında ortaya çıkan kontrolsüz, hayvansı öfkesini iliklerimize kadar hissettiriyor. Yardım maçı sırasındaki tavırları ve rakibine karşı sergilediği vahşet, Born Again ile biraz itibarını yitirmiş ve hafiflemiş gibi görünen Kingpin'in aslında ne kadar tehlikeli bir canavar olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ancak asıl kaos, Bullseye’ın sahneye girmesiyle başlıyor. Vanessa’nın trajik sonu, bir Shakespeare trajedisi tadında kurgulanmış. Fisk’in hayatında sevgi kırıntısına muhtaç olduğu tek kişiyi kaybetmesi, zaten pamuk ipliğine bağlı olan insani yanının tamamen kopmasına neden olacak gibi.
Kaybedilen müttefikler, tehlikeli ittifaklar

Fisk’in, Bullseye’ın fırlattığı cismi saptırırken farkında olmadan Vanessa’nın ölümüne neden olması, ona ömür boyu taşıyacağı bir suçluluk yükü bindiriyor. Bu detay, Fisk ve Dex arasındaki düşmanlığı profesyonel bir rekabetten çıkarıp, ucu kan davasına dayanan kişisel bir yıkıma dönüştürüyor. Fisk ve Vanessa arasındaki çarpık ve büyüleyici aşkı özleyeceğiz; çünkü Vanessa, Kingpin’in dünyasına başka hiçbir karakterin veremediği bir derinlik katıyordu. Yokluğu, dizinin bundan sonraki tonunun çok daha acımasız ve karanlık olacağının sinyallerini veriyor.
Born Again’in bu sezonu, karakter dinamiklerini biraz geriye götürse de, Vanessa’nın sahneleri diziye her zaman farklı bir soluk getirmişti. Ekibin, ilk sezondaki hatalardan ders çıkararak Netflix dönemine bu kadar sadık kalması, serinin ruhunu kurtaran bir hamle. Karen, Foggy ve özellikle Bullseye gibi kilit taşlarının yerine oturması, seyircinin karakterlerle kurduğu bağı yeniden canlandırıyor.
Cam kırıkları

Sonuç olarak Sic Semper Systema, sadece bir aksiyon bölümü değil, bir karakter çalışması olarak da hafızalarda yer edecek kalitede. Dex’in hem ne kadar dengesiz hem de ne kadar etkileyici olduğunu, Fisk’in ise kaybettiği her değerle birlikte nasıl daha da korkunç bir canavara dönüştüğünü izletti bize. Born Again, artık Netflix gölgesinden çıkıp kendi destanını yazmaya başladı ve bu destanın en parlak sayfalarından biri kesinlikle Bullseye’a ait. Wilson Fisk için her şeyin sonsuza dek değiştiği bu nokta, hem Matt Murdock hem de New York halkı için yaklaşan büyük fırtınanın en net habercisi olacak.



Yorumlar