Dünya can çekişiyor ve son zamanların isminden en çok bahsettiren yönetmeni Yorgos Lanthimos, o her zamanki kendine has, rahatsız edici üslubuyla bu sona bir tekme daha atmak istiyor. Bugonia, yönetmenin filmografisindeki belki de en "anlaşılabilir" ama bir o kadar da alaycı işlerinden biri olarak karşımızda. Film, temelinde çok basit ama uygulanışında son derece kaotik bir kaçırma hikayesine odaklanıyor. Ve bu hikaye sonlara doğru ilerledikçe kimi izleyicinin yorulmasına ve ana konudan kopmasına neden oluyor.
Hikayenin merkezinde, ter içinde, kirli ve zihni komplo teorileriyle bulanmış bir arıcı olan Teddy ile onun tam zıttı, fütüristik bir dünyanın steril kraliçesi gibi duran biyomedikal CEO'su Michelle Fuller var. Lanthimos, bu iki zıt kutbu alıp bir bodrum katına kilitlediğinde ortaya çıkan enerji, modern zamanların en garip sinema deneyimlerinden birine dönüşüyor.

Teddy, insanlığın sonunu getirmeyi planlayan Andromeda kökenli bir uzaylı olduğuna inandığı Michelle'i kaçırmak için saftirik kuzeni Donny ile bir plan yapıyor. Teddy'nin bu inancı, internetin derinliklerindeki podcast'lerden, uçuk kaçık forumlardan ve kendi "bilimsel" deneylerinden besleniyor. Filmin başarısı da tam burada yatıyor: İzleyiciyi, Teddy'nin bu deliliğine ortak etme becerisi takdire şayan. İlk başta "yok artık" dediğiniz her şeye filmin atmosferi içine girdikçe "acaba mı?" demeye başlıyorsunuz. Bugonia, izleyicisinden de karakterleri kadar büyük bir inanç sıçraması talep ediyor ve bir noktaya kadar karşılığını da veriyor.
Paranoyanın kokusu

Film, inanılmaz bir tempo ve yoğunlukla açılıyor. Lanthimos, kamerasını Teddy ve Donny'nin dağınık, yaşanmışlık kokan evleri ile Michelle'in tertemiz, modern ve ruhsuz malikanesi arasında mekik dokutuyor. Bir tarafta hayatın kiri pası içinde debelenen, kendilerini tuhaf yöntemlerle "hazırlayan" iki adam; diğer tarafta koşu bandında sporunu yapan, avuç dolusu vitamin yutan bir kadın. Zenginler ve fakirler, güçlüler ve ezilenler arasındaki bu görsel zıtlık, kaçırma anında büyük bir gürültüyle çarpışıyor. Teddy ve Donny'nin ucuz, kirli gümüş eşofmanları ve maskeleriyle Michelle'in steril dünyasını basmaları, sadece bir suç eylemi değil, sınıfsal bir intikam ayini gibi hissettiriyor aynı zamanda.

Kaçırma eylemi gerçekleşip Michelle bodrumdaki yatağa zincirlendiğinde, filmin asıl rengi ortaya çıkıyor. Teddy ve Donny, Michelle'in "uzaylı formunu" ortaya çıkarmak için saçlarını kazıtıyor çünkü onlara göre uzun saçlar uzaylıların iletişim anteni ve bu girişimle onu tamamen savunmasız bırakıyorlar. Filmin büyük bir kısmı, bu bodrum katındaki sorgulama seanslarıyla geçiyor. Ancak Lanthimos burada çok ilginç bir görsel tercih yapmış. Teddy ne zaman Michelle'i sorgulasa, kamera Plemons'ı alçak bir açıdan devasa gösterirken, Stone'u yüksek bir perspektiften küçücük ve garip gösteriyor. Kel kafası ve o kocaman gözleriyle Stone, gerçekten de dünyamıza ait olmayan bir varlık gibi. Yönetmen, bir ilaç şirketi CEO'sunu görsel olarak "ezilen" konumuna sokarak algılarımızla oynamayı başarıyor.
Bodrum katındaki yabancı

Teddy ve Michelle arasındaki diyaloglar, filmin mizah dozunu belirleyen en önemli unsur. Poor Things filmindeki o bariz komedinin aksine, buradaki mizah daha sinsi ve tam zamanında anlaşılmayan türden. Jesse Plemons ve Emma Stone, yüzlerindeki en ufak bir kas seğirmesiyle bile o gergin iğnelemeleri seyirciye geçirebiliyor. Görüntü yönetmeni Robbie Ryan'ın kamerası, oyunculara o kadar yakın duruyor ki, her mimik devasa bir olay gibi önümüzde. Michelle'in kurumsal, pasif-agresif dili Teddy'ye o kadar yabancı geliyor ki, adamın "bu kesin uzaylı" tezini neredeyse haklı buluyorsunuz. Bir CEO'nun soğuk profesyonelliği ile bir komplo teorisyeninin harlı inancı arasındaki çatışma, filmin fitilini ateşleyen en basit şey aslında.

Bu ikilinin arasına giren kuzen Donny ise, bana göre hikayenin en neşeli unsuru olmuş. Otistik bir karaktere hayat veren Aidan Delbis, Plemons ve Stone arasındaki o sert elektriklenmeyi yumuşatan, bazen de daha da garipleştiren harika bir performans sergiliyor. Kamerayla kurduğu ilişki, anlık tepkileri ve samimi tavırları, filmin kaskatı ritmini yumuşatıyor. Donny sadece bir yardımcı değil, aynı zamanda bu delilik içindeki en masum şey gibi. Üçlü arasındaki tuhaf dinamik, filmden beklenen klişeleri alıp bambaşka bir yere taşıyor.
Kıyamet senaryoları... ya doğruysa?

Bugonia özünde çok öfkeli bir film. Dünyaya, sisteme, insanlığa karşı derin bir kızgınlık barındırıyor. Ancak kurgu, bu öfkenin altını şaşırtıcı derecede bilinçli bir şekilde dolduruyor. Teddy, Michelle'i alt edip onun "ana gemisiyle" pazarlık yaparak dünyayı kurtarabileceğine inanıyor. Üç gün sonra gerçekleşecek ay tutulması bir geri sayım saati gibi işlerken, bu sırada Teddy'nin motivasyonunu öğreniyoruz. Özellikle arıların yok olması, doğanın zehirlenmesi ve teknolojinin bizi köleleştirmesi gibi konulara değinmesi, Teddy'yi sadece bir deli olmaktan çıkarıp, gezegenin acısını hisseden birine dönüştürüyor.

Siyah beyaz geri dönüş sahnelerinde, Michelle ile Teddy'nin annesi arasındaki bağlantıyı gördüğümüzde işin rengi daha da değişiyor. Ters tepen bir ilaç denemesi ve kurumsal açgözlülüğün yarattığı yıkım, Teddy'nin öfkesini kişiselleştiriyor. Film, karar alma süreçlerinin büyük şirketler tarafından nasıl ele geçirildiğini ve sıradan insanın bu çarklar arasında nasıl ezildiğini Teddy'nin endişeleri üzerinden anlatıyor. Bu noktada Lanthimos, izleyiciye şu soruyu sordurtuyor: Dünyayı yok edenler gerçekten uzaylılar mı, yoksa takım elbiseli insanlar mı? Yoksa ikisi birden mi?
Gerçeğin muğlak sınırları

Görsel olarak Lanthimos, bu filmde daha sakin ve kontrollü bir estetik tercih etmiş. Bodrum katının cehennemvari havasını yansıtmak için kullanılan ışıklandırma tek kelimeyle büyüleyici. Loş ve boğucu atmosfer, filmin müzikleriyle birleşince ortaya sert bir gerilim çıkıyor. Eşlik eden müzikler de Hitchcock'un eserlerini anımsatacak derecede ve izleyiciyi diken üzerinde tutacak biçimde gergin. Fiziksel mekanlar da filmin eleştirisine hizmet ediyor, mimarinin yüzeysel, soğuk ve modernist estetiği, içindeki boşluğu ve tehlikeyi vurgulayacak şekilde detaylandırılmış. Her kare, filmin anlattığı "yozlaşmışlık" hissine hizmet ediyor.

Filmin sonuna geldiğimizde ise yönetmenin o meşhur belirsizliği yakamızı bırakmıyor. Teddy ve Donny ile dalga mı geçiyor, yoksa onları birer kahraman olarak mı görüyor? Bu belirsizlik filmin en güçlü yanı. Michelle'in gerçekten bir uzaylı olup olmadığı gizemi, Teddy'nin öfkesiyle birleşince izleyicinin gerçeklik algısı altüst oluyor. Belki de Lanthimos, Michelle karakteriyle özdeşleşiyor olabilir, ama eğer öyleyse filmin finali büyük ilaç şirketleri hakkında çok daha karanlık şeyler söylüyor işte. Bir de gerçekler ortaya çıktıktan sonra izlediklerimiz var ki, "Dokunmayın işte, ne güzel inanmıştık," dedirtiyor insana ve tüm keyfimizi kaçırıyor...
İnsanlığın bencil sonu

Elbette Bugonia karakterlerini ve olaylarını pek çok farklı şekilde okumak mümkün. Pandemi dönemindeki bilim karşıtlığı, kırsal kesimin görmezden gelinmesi, şirketlerin doymak bilmez iştahı ve kültür savaşları... Hepsi bu filmin hamurunda var. Ancak bir Yunan yönetmenin, Amerika'yı fon olarak kullanıp insanlığın çürümüşlüğünü yargılayan "uzaylılar" hakkında bir film yapması oldukça manidar.
Bu dışarıdan bakış tüm tarafların kusurlarını kabul ederken, aslında hiçbir gücün insan bencilliği kadar yıkıcı olmadığını yüzümüze çarpıyor. Bugonia, bizi güldürürken geren, gererken düşündüren nadir yapımlardan. Ve filmin sonunda verdiği mesaj çok net: Eğer bu egoizmi ve bencilliği bir kenara bırakamazsak, belki de bir tür olarak yok olmayı, hatta uzaylılar tarafından yok edilmeyi gerçekten hak ediyoruzdur.

Yorumlar