Daredevil: Born Again'in bir arada yayınlanan ikinci ve üçüncü bölümleri, hikayeyi sadece sokakta olan bir kavgadan çıkıp Matt Murdock’ın kişiliğine düzenlenniş bir suikasta dönüştürüyor.

👨‍🦯
Yazı, Daredevil: Born Again'e dair spoiler içeriyor.

MCU evreni içerisinde belki de son zamanlarda yaşanan en heyecan verici an, Kingpin’in Matt Murdock’ı bizzat Daredevil’ın bir kurbanı gibi pazarlamasıydı. Şehri abluka altına alan ve kanunsuzlara savaş açan Wilson Fisk, televizyona çıkıp Matt’in kaybolduğunu iddia ederek suçu maskeli kahramanımıza atıyor. Bu hamleyi sadece bir siyasi adım olarak tanımlamak Fisk'in zekasına hakaret olur. Bütün halkı sokağa döken bu çağrı, aynı zamanda Matt’in yıllardır kaçmaya çalıştığı o acı gerçeği de yüzüne çarpıyor.

“Güvenli Sular”: ‘Daredevil: Born Again 2. Sezon 1. Bölüm’ İncelemesi
Hell’s Kitchen’a geri dönüyoruz. Sezonun ilk bölümünde güvenli sularda yüzen dizi, yumrukların değil yasaların konuştuğu bir cephede, ‘Matt Murdock’ı zorlu sınavıyla tekrar karşı karşıya getiriyor.

Fisk bir yanda aslında haklı; Daredevil, Matt Murdock’ın hayatını gerçekten çizgisinden çıkarttı. Matt’in bitmek bilmeyen suçluluk duygusu ve ne pahasına olursa olsun o maskeden vazgeçememesi, onu başarılı bir avukat olma ihtimalinden ve normal bir hayattan tamamen kopardı. Arkadaşları ve sevgilileri defalarca yalvarmasına rağmen Matt’in bu takıntısından dönmemesi, onu kanun kaçağı bir suçluya (!) dönüştürdü. Shoot the Moon ve The Scales & the Sword bölümleri de süper kahramanlık gösterisinden ziyade, bu adamın kendi yarattığı kimliğin altında nasıl ezildiğini dürüstçe gösteriyor.

Adliye koridorlarından sokak kavgalarına

Daredevil: Born Again'i izlemesi zevkli ama dizinin yapım aşamasındaki o meşhur değişiklikler ve senaryo revizyonları, ekrana hala iki farklı dünya varmış gibi baktırıyor. Netflix dönemindeki o Punisher'lı, Elektra'lı bir tık daha sert ve karanlık atmosferi özlüyoruz ama Born Again de başka bir yerden yakalıyor bizi. Dizi artık sadece Murdock ve Fisk arasındaki bir güç savaşı değil; hukuk, siyaset ve süper kahramanlık dünyası arasında bölünmüş, paramparça bir yapıya sahip. Bu yapı bazen izleyici olarak odaklanmayı zorlaştırsa da, Fisk’in Netflix günlerinden sonra çok daha derinlikli ve korkutucu bir figüre dönüştüğünü görmek bu karmaşaya değiyor.

Yeni neslin sesi ve eskinin tınıları

Bu bölümlerin en büyük sürprizi kuşkusuz Daniel Blake (Michael Gandolfini) ve genç gazeteci BB Urich arasındaki tuhaf ilişki. BB, dizide bir nevi "halkın sesi" görevi görüyor ve The BB Report adındaki programıyla New York sokaklarının nabzını tutuyor. Ancak bu program günümüzün hızlı tüketilen videolarından ziyade, eski usul gece haberlerini andıran, ağırbaşlı bir formatta. BB’nin üzerinde, Netflix serisinde efsaneleşen Ben Urich’in mirasını taşıma yükü var ve dizi bu yükü akıllıca bir senaryo oyununa dönüştürebiliyor.

İkinci bölümün sonunda öğrendiğimiz o büyük sır, BB’nin aslında Fisk maskesi takıp Korkusuz Şehir programını yapan kişi olması, klasik süper kahraman gizli kimlik meselesine harika bir uyum sağlayış. BB, Fisk’in halkla ilişkiler işlerini yapmak zorunda kalırken bir yandan da sistemin içinden sisteme karşı savaşıyor. Bu durum da onun Fisk politikalarına samimiyetle inanan arkadaşı Daniel Blake ile olan bağını çok daha gergin ve merak uyandırıcı bir noktaya taşıyor. Siyasi meseleler bir anda kişisel bir ihanet ihtimaline dönüştü dönüşecek yani...

Gandolfini ön planda

Tony Soprano rolüyle tanıdığımız James Gandolfini'nin oğlu olan Michael Gandolfini, bu bölümlerde üzerindeki gölgelerden tamamen sıyrılıp kendi Daniel Blake’ini yaratmak için emin adımlar atıyor gibi geldi. Daniel bir sahnede patronunun vahşetini destekleyen kötü bir çocuk olma yolunda ilerlerken, bir sonraki sahnede BB’ye karşı dünyanın en nazik arkadaşı olabiliyor. Aynı şekilde BB karakterini sadece bir aktivist olarak değil, geleceğinden emin olmayan ve sevdiği birinin yozlaştığını gördüğünde kalbi kırılan gerçek bir genç kadın olarak izlemek de çok güzel. İkisinin dertleşme sahnesinin olması, bize bu süper kahraman savaşlarının ortasında kalan gerçek hayatları hatırlatıyor.

Bu insani dokunuşlar bana kalırsa çok değerli, çünkü ana olay örgüsü hala yer hazırlama aşamasında. Bullseye hala ortalıkta dolaşıyor, katedralde rahibe hakkında bilgi topluyor ve henüz yeni katliamlarına girişmiş değil. Fisk ise bir boks maçı şovuyla kaslarını şişirirken, aslında Matt ile teke tek kalacağı o günü bekliyor. Daredevil da şimdilik Fisk’in güçlerine karşı küçük, gerilla tarzı saldırılarla yetinmeye çalışıyor. Bu durum bazen hikayenin çok yavaş ilerlediği hissini verse de fırtına öncesi sessizliği hissetmemek imkansız.

Çünkü Daredevil da Matt Murdock da aranıyor:

Hapishane baskını ve yeni Beyaz Kaplan

Üçüncü bölümün sonunda gelen o büyük hapishane baskını, görsel açıdan her iki bölümün de zirvesiydi. Daredevil’ın, Angela del Toro’nun yardımıyla Fisk’in gizli tutsaklarını serbest bırakması, diziden beklediğimiz o aksiyon kalitesine nihayet ulaştığını gösterdi. Jack Duquesne’in kılıç şovu ve Angela’nın yeni White Tiger olarak aksiyona dahil oluşu, Marvel evreninin geniş ve renkli yapısını ciddi anlamda hissedilir kıldı. Angela’nın bu dönüşümünü aslında geçen sezondan beri bekliyorduk, ancak ilk sezondaki oyuncunun trajik kaybının ardından yapılan bu zorunlu bayrak değişimi, karakterin üzerine sanki çok daha ağır ve manevi bir anlam yükledi. Şimdi sadece bir kostüm değişikliği değil, aynı zamanda bir mirası devralma hikayesi gibi duruyor.

Aksiyon sahneleri yüksek bütçeli herhangi bir MCU filmi kadar devasa olmayabilir ama çok daha samimi olduğu kesin. Born Again, süper kahraman dünyasının hem fantastik hem de sivil yönlerini nasıl dengeleyeceğini sonunda çözmüş gibi. Matt Murdock, New York'luların gözünde bir düşmana dönüştürülmüş olabilir ancak bu haksızlık da onun kahramanlığını daha trajik ve izlemesi keyifli bir noktaya taşıyor. Yolun sonu nereye varır bilinmez ama Matthew Murdock’ın o maskeyi takmak için ödediği bedel, bu sezonun asıl meselesi olmaya devam edecek gibi görünüyor...

Paylaş