Paul Thomas Anderson, Inherent Vice ile Thomas Pynchon’ın deşifre edilmesi zor evrenine girdiği günden beri, yönetmenin bu kaotik edebiyatla olan flörtünün nereye evrileceğini merak ediyorduk. One Battle After Another, Pynchon’ın Vineland romanından aldığı esini, sinemanın en dinamik ve kısmen de mantıksız damarlarıyla birleştiriyor. Film, dünya tarihindeki çatışmanın sıradanlaştığı bir döneme ayna tutarken, Anderson’ın kalemi bizi direnişin zamansız ama bir o kadar da yorucu öyküsüne davet ediyor.

Gerçek olaylarından beslenen bu anlatı, kaotik bir makineye yakalanmış insanları tasvir ederken, aslında sinematik bir "direniş" biçimi sergiliyor. İlk sahnede saçılan kıvılcımlar, 162 dakika boyunca sönmeyen bir enerjiye dönüşüyor; ancak bu enerjinin her zaman doğru yöne akıp akmadığı filmin en büyük tartışma konusu.

Filmdeki bu ileriye doğru ivme kazanma hali, yapımın başarısının en temel ve en savunmasız taşlarından. Anderson, seyirciye az önce yaşananların mantığını veya sonuçlarını düşünecek zaman bırakmıyor çünkü durursanız, filmin dokusundaki delikler görünür hale gelmeye başlıyor. Mantıklı olmayan birçok şeyin yaşandığı, anlamın belirsizleştiği anlarda bile yönetmen, aksiyon türündeki bu ilk ve muhtemelen en "gişe ürünü" denemesinde tempoyu bir silah gibi kullanıyor. Hikaye, dağılacak kadar yavaşlamadığı için bir arada kalıyor; ancak nadiren yavaşladığı anlarda, bir hayatı durdurmanın ağırlığı ile tereddüdün ölümcüllüğü arasındaki o gergin dengeyi hissediyoruz. İçgüdülere güvenmek günü kurtarıyor olabilir, ama Anderson’ın asıl gösterisi, bu kararlılığın yarattığı enkazı izlememize izin vermesiyle başlıyor.
Labirentlerden sınır baskınlarına

Thomas Pynchon’ın Vineland'inden alınan ilhamla yola çıkan One Battle After Another, bizi "Fransız 75" adlı devrimci bir grubun Meksika-ABD sınırındaki o yüksek tansiyonlu operasyonuyla hikayeye dahil ediyor. Perfidia'nın liderliğindeki grup, polisleri rehin alıp göçmenleri serbest bırakırken; hikaye bizi sadece bir sınır baskınına değil, Albay Lockjaw ve Perfidia arasındaki o hastalıklı saplantının başlangıcına götürüyor. Söylemeden geçmek istemiyorum, Sean Penn bu filmdeki performansıyla muhtemelen kariyerinin de en başarılı ve en şaşırtıcı rolüne imza atmış. Hayran kaldım...

Bu ilk kıvılcımdan 16 yıl sonrasına sıçradığımızda ise devrimin yorgun üyesi Bob’un, kızı Willa ile sürdürdüğü kaçış öyküsüne tanıklık ediyoruz. Anderson, bu sahnelerde tempoyu koruyarak izleyiciyi adeta bir hipnozun içine sokuyor. Özellikle DiCaprio’nun şehir manzarası ve toplumsal kırılmalar arasında sendeleyerek, şikayet ederek ve bazen de kendini acındırarak ilerlediği o uzun göçmen topluluğu baskını sahnesi, karakterin hem en komik hem de en endişeli anlarını barındırıyor. Bu sahnede aynı zamanda DiCaprio'nun The Wolf of Wall Street filmindeki yerde süründüğü sahnelere yakın anlar de izlemek mümkün. İsminin Batman ya da Peter Parker olabileceğine dair tahminler yürüttüğü an, muhtemelen uzun bir süre aklımdan çıkmayacak.

Bir de filmde Tarantino’nun Once Upon a Time in Hollywood’undaki sosyal hiciv havası var. DiCaprio’nun parodiye yine birkaç adım yaklaştığı bu anlarda film de zirveye çıkıyor. Bob'un tam manasıyla sürünerek ilerlediği bu kaos, sadece bir aksiyon sahnesi değil, modern toplumun kendi yarattığı karmaşa içindeki çaresizliğinin bir karikatürü gibi. Yönetmen, hayatın kendisinin de çoğu zaman böyle nereye gideceğini bilemeyen dolambaçlı bir yol olduğunu vurgularken senaryonun disiplinden koptuğu noktalarda bile bu akışına bırakma fikriyle hikayeyi ayakta tutmaya çalışıyor.
İçsel savaşlar ve ahlaki paradokslar

Filmin öykü anlatımındaki zıttıklar, aslında daha derin bir "çift gerçeklik" felsefesine hizmet ediyor. Anderson bize "her iki taraf da haklı" demiyor; aksine, iki karşıt durumun aynı anda var olabilmesinin yarattığı absürt anı gösteriyor. Film, bazen bir şeyin bir saniye için doğru olup genel toplamda yanlış olabileceğini fısıldıyor. İyi insanların kötü şeyler yapabileceği, kötülerin ise iyiye hizmet edebileceği bir evrende, "kim olduğumuz" sorusu eylemlerimizden ziyade bu savaşları nasıl verdiğimizle ilgili hale geliyor. Hepimiz kendi kişisel savaşlarımızı ve içsel devrimlerimizi yaşıyoruz. Gerçek bir silahlı devrimin ortasındaki bir savaşçının bile, sadece kendi bildiği gizli bir düşmanı ve o içsel hedefe yönelik özel bir mücadelesi vardır. Bu özel savaşlar, bizi büyük toplumun içindeki yerimizi belirleyen yegane unsurlar olarak sunuluyor.

Oyunculuk tarafında taşlar genel olarak yerine oturmuş. DiCaprio, karaktere gereken endişeli ve tutkulu ruhu tam kararında verirken; Sean Penn’in bu performansıyla yeni bir Oscar’ı kucaklaması gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Chase Infiniti ve Benicio Del Toro ise hikayenin ihtiyaç duyduğu o "joker karakter" etkisini fazlasıyla sağlıyor. Ancak filmdeki tek gerçek fazlalık Teyana Taylor’ın aşırıya kaçan performansı. Üzülerek söylüyorum ki, oyuncunun sahneleri bittikten sonra film çok daha izlenebilir bir hale bürünüyor.
Yapısal sorunlar ve hiciv

Filmin olumlu yönleri ağır bassa da, Anderson’ın anlatı seçimlerindeki bazı aksaklıkları görmezden gelmek imkansız. Hikaye anlatımının en kritik noktası, hangi parçayı ne zaman anlatacağınızı bilmektir. Anderson karakterleri kurmakta usta olsa da, asıl mevzuya gelene kadar çok fazla dolambaçlı yola sapıyor. Yönetmenin tercihlerine alışkınsanız severek tüketebileceğiniz bir öneri yapmak isterim ama kendisi en ana akım işlerinde bile karmaşık yollar tercih etmeyi seven bir yönetmen işte.


Eğer film Bob ve kızıyla günümüzden başlasaydı, geçmişin hayaletlerini ve Perfidia’nın kararlarını üçüncü perdede öğrenmek çok daha sarsıcı bir sürpriz yaratabilirdi. Mevcut yapıda, ana karakterlerin hissettiği o derin kayıp duygusu bazı sahnelerin barizleşmesiyle zayıflıyor bence.

Daha da kritik olanı, kötü karakterin cinsel saplantısı üzerinden kurulan o ırkçı/sağcı bakış açısı... Anderson, beyaz erkek bakışını ve sağcı patolojiyi hicvetmek isterken, bazen o kadar ileri gidiyor ki çizgi bulanıklaşıyor. Siyahi kadınların sinemadaki aşırı cinsel nesneleştirilmesini eleştirmek için bu nesneleştirmenin biçimini ödünç almak, oldukça tehlikeli hamle. Bir şeyi alaya almak için o şeyin bizzat kendisi haline gelmek, bazen niyetin tam tersiyle sonuçlanabiliyor. Anderson’ın izleyiciyi rahatsız etmeyi sevdiğini biliyoruz, ancak burada tasvir edilen o abartılı tiplemeler, bir noktadan sonra eleştiriden ziyade seyirciyi kışkırtmak için kullanılan araçlara dönüşme riski taşıyor. Bu da en basitinden işlenen hicve gölge düşürüyor.
Kurtuluş, kınama ve kalanlar

Sonuç olarak bana göre One Battle After Another, bir başyapıt olmanın eşiğinden dönen, oyuncu kullanımı ve teknik vizyonuyla büyüleyen ama anlatı yapısıyla kafaları karıştıran bir eser. Anderson bize kurtuluş ve kınama üzerine, iki kavramın da en kirli durumlarda nasıl iç içe geçebileceğini gösteren bir öykü anlatmış. Kimin kurtarılabileceğini, kimin karanlığa mahkum olduğunu ve kimin o araftaki gri bölgede sıkışıp kaldığını net bir şekilde görebiliyoruz. Ancak film, asıl soruyu izleyiciye bırakıyor:
"Siz hangisisiniz?"

Abartıldığı kadar kusursuz bir film olmadığını, ancak oyuncu yönetimi ve teknik cesaret açısından sınıfı geçtiğini söyleyebiliriz. Teyana Taylor’ın o yoğun fırtınası dindiğinde, elimizde kalan şey daha sakin ama daha hüzünlü bir baba-kız hikayesi ve bitmek bilmeyen bir toplumsal sancı oluyor. Anderson, bizi rahatsız etmekten keyif almaya devam ediyor ve bu filmle birlikte, kendi kariyerindeki o "isyan" bayrağını en göz önündeki işiyle sallıyor. Belki kendisinin en iyi filmi değil, ama kesinlikle üzerine en çok konuşulacak olanlardan biri.


Yorumlar