Bazen bir filmi izlerken kendinizi otoyol kenarındaki bir dinlenme tesisinde, hiç tanımadığınız birinin dertlerini dinliyormuş gibi hissedersiniz. A Big Bold Beautiful Journey tam olarak bu hissi veriyor. Anlatan kişiler de öyle samimi ki, o dertler bir anda sizin dertleriniz haline geliyor. İzleyici olarak beyaz perdede devasa patlamalar görmeye çok alıştık, ancak bu film bize asıl patlamaların insan ruhunun sessiz odalarında yaşandığını gösterip olaylara başka açılardan bakmayı öğretiyor.

Margot Robbie ve Colin Farrell’ı yan yana bir afişte gördüğümüzde zihnimiz otomatik olarak "ışıltılı bir Hollywood aşkı" kurguluyor olabilir. Fakat film bu algıyı öyle bir kırıyor ki, karşımızda iki büyük yıldız değil, bagajı çocukluk travmaları ve yarım kalmış hikayelerle dolu iki yorgun yolcu buluyoruz. Filmin en büyük gücü, o büyük ismine rağmen aslında son derece mahrem ve ufak anların peşinden gitmesi; bizi devasa bir yolculuğa değil, bir insanın "bağ kurma" korkusunun içine davet etmesi.
Yaklaşma ve kaçınma arasında

İlişkilerin o meşhur "elini tutsam mı, yoksa kaçsam mı?" ikilemi, filmin her karesine bir sis gibi sinmiş durumda. Karakterlerin birbirine doğru attığı her cesur adımın hemen ardından gelen o istemsiz geri çekilme dürtüsü, modern insanın savunma mekanizmasını öyle çıplak bir şekilde sergiliyor ki, bazen izlerken "Beni nereden tanıyorlar?" diyebiliyorsunuz. Bu yüzden de buna sadece bir aşk hikayesi demek çok yanlış olur; daha çok iki insanın kendi güven duvarlarını yıkma savaşı demek mümkün.

Özellikle günümüz ilişkilerinin özeti sayılabilecek o bağlanma korkusu, filmde bir gölge gibi karakterleri takip ediyor. Bir kişiyle bir ömür geçirme fikrinin yarattığı o boğucu panik ve beraberinde gelen güvensizlik, karakterlerin yüzündeki en ufak bir mimiğe bile öyle iyi yerleşmiş ki, kelimelerin bittiği yerde o huzursuzluğu hissetmeye başlıyorsunuz. Evlenmek isteyip de o son adımı atamayanların, güvensizliği bir zırh gibi kuşananların hikayesi de diyebiliriz bu film için.
Travmalar ve aile mirası

Karakterlerin bugünkü huzursuzluklarının aslında çok daha derinlerde, çocukluk odalarının tozlu köşelerinde başladığını keşfettiğimiz anlar, filmin en katmanlı tarafını oluşturuyor. Film, bu travmaları gözümüze sokmak yerine, bu olayları bugünkü yanlış tercihlerimizin ve korkularımızın içine öyle bir yediriyor ki, izleyici olarak karakterlerin şimdiki her hatasını, geçmişteki bir yarasına bağlayabiliyorsunuz.

Ailenin kişilik üzerindeki kaçınılmaz etkisi, filmde bir kader motifi gibi. Anne-baba figürlerinin bıraktığı boşlukların veya yanlış sevgi biçimlerinin, yetişkin bir bireyi nasıl "duygusal bir saklanma" moduna soktuğunu görüyoruz. Bu noktada yapım, sadece fiziksel bir yolculuğu değil, karakterlerin kendi iç dünyalarına yaptıkları bir kazı çalışmasını anlatıyor. Ve sonra merceği bize çeviriyor, acaba biz hayatımızın hangi noktalarında duygusal saklanma modunda geziniyoruz?
İtiraf edilemeyen hayatlar

Hepimiz başkalarına, hatta en çok da kendimize yalanlar söyleriz; bu film o yalanların ne kadar kırılgan olduğunu çok iyi biliyor. Karakterlerin kendi gerçeklerini gizlemek için inşa ettikleri o sahte kimlikler, yolun her virajında biraz daha çatlıyor. Saklanmaya çalışılan o "kusurlu" hayatlar, hiç beklenmedik anlarda, istemsizce ortaya çıkıveriyor ve izleyiciyi o çiğ gerçeklikle baş başa bırakıyor.

Güvensizlikten beslenen bu yalanlar silsilesi, aslında insanın en büyük korkusu olan "olduğun gibi kabul görmeme" endişesinden doğuyor. Film, bu yalanların arkasına saklanmanın getirdiği sahte güven hissini ve gerçeğin ortaya çıkışındaki o kaçınılmaz acıyı çok iyi dengeliyor. Karakterlerin bu dürüstlük sınavından nasıl geçeceğini beklerken, aslında kendi samimiyetimizi de sorgulamaya başlıyoruz.
Dinginlik ve gerçekliğin estetiği

Görsel dil açısından film, izleyicisini yormayan pastel renklere ve içine hapseden bir estetiğe sahip. Her kare o kadar özenli ki, bazen karakterlerin acısını unutup o anın huzuruna kapılabiliyorsunuz. Ancak bu estetik asla hikayenin önüne geçmiyor; aksine karakterlerin içsel boşluğunu vurgulayan bir dekor olarak durması gerektiği yeri biliyor. Sakin ritmi ve iyi mesajlarıyla film, izleyiciye kendi hayatına bakabileceği bir pencere açıyor.
Müzik kullanımından tutun da sahne geçişlerine kadar her şey, izleyiciye "fazla beklentiye girme ama burada çok samimi bir şey var" diye fısıldıyor. Robbie’nin duru oyunculuğu ve Farrell’ın karakterine kattığı hüzünlü derinlik, filmi standart bir romantik dramdan çok daha öteye taşıyor. Oyuncuların arasındaki kimya, minimum diyalogla ve sadece bakışlarla anlaşma halini o kadar iyi yansıtıyor ki, bakışları cümlelerden daha çok şey anlatıyor.
Beklentileri yönetmek

Sonuç olarak A Big Bold Beautiful Journey, devasa şoklar veya büyük aksiyonlar vaat eden bir film değil; hayatın kendi sıradanlığı içindeki devasa dramlara odaklanan, sık rastlamadığımız türden bir iş. Beklentiyi çok yükseltmeden, pazar günü sakin bir kafayla izlendiğinde insana "Evet, hayat tam olarak böyle bir şey," dedirten samimi bir yolculuk. Oyuncu kadrosunun büyüklüğüne aldanıp bir "şov" bekleyenler aradığını bulamayabilir; ancak sakin, mesajı olan ve üzerine düşünülmüş bir film arayanlar için gerçek bir cevher.

Yorumlar