Sinema dünyasında bazı isimler var, üzerlerine yapışan etiketler nedeniyle sundukları cevherlerin fark edilmesi zaman alan. Adam Sandler bu isimlerin başında geliyor. Genellikle "çerezlik" komedi filmleriyle özdeşleştirilen Sandler’ın 2006 yapımı Click'i, aslında bu algıyı yerle bir eden en güçlü örneklerden biri.

Seneler önce bu filmi izlemeden önceki beklentimin sadece birkaç espriye gülüp geçmek olduğunu hatırlıyorum. Fakat sonucunda elde ettiğim şey büyük bir yıkım olmuştu. Dolayısıyla sağlam bir ruh haliyle izlenmesi gerektiğini düşündüğüm nadir filmlerden. Tamamen eğlenmek için açtığım bir yapımdan salya sümük ağlayarak ayrılmak bana da sürpriz oldu. Bir komedi maskesinin altına gizlenmiş, insanın boğazını düğümleyen derin bir varoluş hikayesi var karşımızda.

2000’li yılların ortalarına geri dönüp o dönemdeki eleştirmen yazılarına baktığımızda, Sandler’a karşı neredeyse kişisel bir nefret boyutuna varan bir ön yargı var. Eleştirmenlerin büyük bir kısmı filmin sunduğu o ağır ve sarsıcı dramatik yapıyı görmezden gelip sadece Sandler’ın klasik mizah anlayışına odaklanmayı tercih etmiş. Açıkçası bu durum, filmin kendisinden sonra yaşadığım ikinci büyük şok oldu. Oysa Click, eleştirmenlerin duyduğu o anlamsız kinin çok ötesinde, her insanın hayatında en az bir kez kendine sorması gereken soruları tokat gibi yüze çarpan bir özellik taşıyor. İşte biz de bu yazıda o nefret unsurlarını kapının dışında bırakıp, filmin neden bu kadar etkili bir eser olduğunu anlamaya çalışacağız.
Kaçırılan anlar

Filmin merkezinde, modern dünyanın en büyük çıkmazlarından birini yaşayan Michael Newman karakteri var. İş hayatında yükselmek, daha büyük bir ev almak ve ailesine daha "iyi" bir hayat sunmak için çabalarken, aslında o hayatın tam ortasında olmadığını fark edemeyen bir mimar kendisi. Hikaye, Michael’ın hayatını bir televizyon gibi kontrol edebilmesini sağlayan sihirli bir uzaktan kumandayı ele geçirmesiyle başlıyor. İlk bakışta oldukça fantastik ve eğlenceli görünen bu "her şeyi kontrol etme" gücü, aslında insanın en büyük zaafı olan "sabırsızlık" üzerine inşa edilmiş dev bir tuzağın habercisi.

Bu kumanda aslında modern yaşam içine sıkışmış olan insanın içindeki dizginleyemediği kaçış arzusu. Michael trafikten, eşiyle olan ufak tartışmalardan, hastalıklardan ya da terfi beklediği o sıkıcı toplantılardan kurtulmak için "ileri sar" tuşuna bastığında, sadece can sıkıcı anları değil, aslında yaşadığını hissettiren tüm o ufak detayları da çöpe atıyor. Click, bize hayatın sadece büyük başarılar ya da kutlamalardan ibaret olmadığını, asıl mucizenin o "sıkıcı" dediğimiz ve geçiştirmek istediğimiz rutinlerde saklı olduğunu çok sade bir dille anlatıyor.
İleri sarmanın bedeli

Duygularla bu kadar ustaca oynayan çok az film vardır diye düşünüyorum. Başlarda karakterin başına gelen komik aksiliklere gülerken, kumandanın Michael’ın tercihlerini öğrenip otomatikleşmeye başlamasıyla birlikte atmosfer aniden tuhaflaşyor. Filmin başarısı da işte tam burada; izleyiciyi önce konfor alanına çekiyor, ardından o alanı yavaş yavaş daraltarak nefessiz bırakıyor. Zamanın elimizden kayıp gidişini, Michael’ın yaşlanan yüzünde ve çocuklarının bir anda büyümesinde gördüğümüzde, kaçırdığımız her saniyenin telafisinin olmadığını iliklerimize kadar hissediyoruz. Aslında şöyle bir bakacak olursanız bu basit bir pişmanlık hikayesi değil; elindekinin kıymetini bilmemenin getirdiği mutlak bir yalnızlık tasviri.

Fırsatların kaçışı ve zamanın telafi edilemez doğası üzerine yapılan çıkarımlar, filmi türdeşlerinden ayırıyor ve aynı zamanda içerisindeki müthiş dramı ortaya çıkarıyor. Michael’ın kariyer basamaklarını tırmanırken babasının son günlerini, çocuklarının ilk kelimelerini veya eşinin sevgi dolu bakışlarını "hızlı geçmesi gereken bir engel" olarak görmesi, aslında günümüz insanının da bir trajedisi. Bizler de çoğunlukla "bir sonraki aşamaya" geçmek için, en basitinden bir filmi bile daha çabuk bitirebilmek adına 1,5x hızda izlerken arada alacağımız o keyiften, bugünden vazgeçmiyor muyuz? Click, bu evrensel sancıyı öyle bir noktadan yakalıyor ki, finale geldiğinizde kendinizi sadece Michael için değil, kendi hayatınızda "ileri sardığınız" her an için pişmanlık duyarken buluyorsunuz.
Komedinin maskesi

Teknik açıdan bakıldığında filmin ton değişimi o kadar akıcı ki, ne zaman kahkahayı bırakıp hüzne daldığınızı anlamıyorsunuz bile. Yönetmen Frank Coraci, renk paletinden mekan tasarımına kadar her şeyi Michael’ın iç dünyasındaki yabancılaşmaya göre şekillendirmiş. Belki gelecek tasvirleri o dönem için biraz abartılı, ama aslında Michael’ın hayatındaki ruhsuzlaşmayı ve mekanikleşmeyi simgeliyor. Film, görsel dilini sadece bir bilim kurgu unsuru olarak kullanmıyor; her bir görsel tercih, karakterin ailesinden ve kendinden ne kadar uzaklaştığının birer kanıtı niteliğinde.

Adam Sandler’ın performansına ise ayrı bir parantez açmak gerek. Karakterlerinin birbirine olan benzerliği dolayısıyla uzun zaman boyunca hırpalanan bu adam, Click’te aslında ne kadar geniş bir oyunculuk yelpazesine sahip olduğunu kanıtlıyor. Özellikle son sahnelere yakın kısımlardaki bitkinliği, gözlerindeki pişmanlık ve çaresizlik hissi sadece izlenerek hissedilecek bir şey. Bir komedyenin iyi bir dram oyuncusu olduğu bilinir, fakat aynı zamanda izleyiciyi bu kadar savunmasız bırakabilmesi de büyük bir yetenek.
Zaman algımız üzerine

"Boşlukları doldurmak" yerine "boşlukları silmeyi" tercih eden bir zihniyetin sonu, Click'te bayağı acımasız bir şekilde sergileniyor. Felsefi derinliği, aslında her anın bir amaca hizmet ettiği gerçeğinde saklı. Tartışmalar bizi olgunlaştırır, hastalıklar sağlığın değerini öğretir, sıkıcı bekleyişler ise sabrı. Michael Newman bu "negatif" gördüğü her şeyi hayatından çıkardığında, geriye kalan o "başarı" dolu hayatın aslında koca bir hiçlikten ibaret olduğunu görüyor. Bu hikaye sadece bir film senaryosu değil, modern insanın hıza olan tutkusuna ve her şeyi tüketme arzusuna yazılmış bir ağıt gibi.

Günümüzde, her şeyin saniyeler içinde tüketildiği bir dijital çağda yaşarken Click’in etkisi bence daha da artıyor. Videoları hızlandırarak izlediğimiz, mesajlara anında cevap beklediğimiz ve her an bir yere yetişmeye çalıştığımız bu dünyada, "durup nefes almanın" ne kadar hayati olduğunu hatırlatıyor bize. Film, aslında bize, bizim elimizde de bir kumandanın olduğunu ama tuşlara basarken çok dikkatli olmamız gerektiğini anlatıyor. Çünkü hayat, geri sarma tuşu olmayan tek yönlü bir yolculuk ve her sahne ne kadar sıkıcı görünürse görünsün, filmin bütünü için vazgeçilmez bir parça.
Değerini görememiş bir film

Sonuç olarak Click, maruz kaldığı o yüzeysel eleştirilerin çok daha ötesinde bir kaliteye sahip. Sadece bir "Sandler komedisi" olarak nitelemek, sinemanın duygusal gücüne yapılmış bir haksızlık olur. Film, izleyicisini en zayıf yerinden yakalamayı başarıyor çünkü anlattığı hikaye hepimizin ortak noktası: Geç kalmak. Sevdiklerimize "seni seviyorum" demek için geç kalmak, onlarla bir akşam yemeği yiyebilmek için geç kalmak ve en önemlisi, kendi hayatımızı gerçekten yaşamak için geç kalmak.

Yorumlar