Televizyon dünyasında bir yapımın arkasında Duffer Kardeşler ismini görmek, izleyicide otomatik olarak başarılı bir gizem anlatısının beklentisini yaratıyor. Bunca senedir Stranger Things sonrasında başka işle anılmamaları da garip ve zaten Something Very Bad Is Going to Happen da bu beklentiyle yanıp tutuşabileceğimiz bir iş değil.

👰
Yazı, Something Very Bad Is Going to Happen'a dair spoiler içermiyor.

Dizinin ismi aslında bir edebiyat klasiği olan "her şeyin ters gideceği" önermesini o kadar düz ve çıplak bir şekilde yüzümüze vuruyor ki daha ilk dakikadan itibaren kendimizi bir felaketin gelmesini beklerken buluyoruz. Aslında her hikayenin temel motifi bu olsa da burada bu cümle bize bir vaat olarak sunuluyor. İlk bölümlerdeki ağır ve gerim gerim gerici atmosfer, arka plandaki işçiliğin ve ses tasarımının gücüyle de birleşince karşımızda gerçekten de "büyük bir şey" olduğu hissine kapılmamak elde değil.

Dizinin açılış sahnesi, türün klasik hamlelerini başarıyla kullanan bir kolaj niteliğinde diyebilirim. Camila Morrone’nin canlandırdığı Rachel karakterinin telaşlı ve nefes nefese kalmış hali de düğün seremonisinin kutsallığıyla tezat oluştururken, izleyiciyi de ister istemez bir gerilim basıyor. Rachel’ın duvağının ardından gördüğümüz o sıkıntılı dünya, aslında karakterin kendi geleceğine ve içine girdiği aileye dair duyduğu o bulanık endişenin görsel bir tezahürü gibi. Açıkçası bu ilk birkaç bölümdeki sıkışmışlık hissi ve geleneksel "ritüel" havası bana yer yer Ready or Not'ın benzer endişelerini anımsattı. Orada da sınıfsal bir uçurum ve yabancı gelinin hayatta kalma mücadelesi vardı; burada da Rachel, kendisinin tamamen yabancı olduğu tuhaf bir kurtlar sofrasının içine düşmüş durumda. Sadece burada iş çok daha karmaşık bir hal alıyor...

“Evlilik Arifesinde Olan İzlemesin”: Ready or Not (2019)
Geleneklerin boğucu karanlığını ve zenginlerin absürt huylarını kaotik bir düğün gecesi üzerinden anlatan ‘Ready or Not’, sınıf çatışmasını kanlı bir saklambaç oyununa dönüştürüyor.

Kulübeye gizlenen travmalar

Hikaye bizi bu büyük felaketin beş gün öncesine götürdüğünde aile dinamiklerinin nasıl birer korku unsuruna dönüşebileceği biraz olsun hissettiriliyor. Nicky karakteri, zenginliğin getirdiği o sinir bozucu naiflik ve şımarıklıkla, ormanlık alandaki devasa malikanelerine "kulübe" derken, aslında içinde bulunduğu fanusun dış dünyadan ne kadar kopuk olduğunun sinyalini veriyor. Bu nokta, diziye hafif bir The White Lotus esintisi katmış ancak buradaki hiciv, yerini hızla bir kargaşaya bırakıyor. Rachel ise bu tabloya tamamen aykırı bir figür. Ailesi olmayan, geçmişi sisli ve bakışlarında hem bir Anne Hathaway hem de Dua Lipa esintisi taşıyan bu genç kadın, müthiş performansıyla dizinin en sağlam öğesi haline geliyor.

Ancak bu sağlam girişin ardından hikaye, Rachel üzerindeki laneti ve etrafındaki tuhaflıkları öyle bir noktaya eviriyor ki, gerilim müthiş olsa da "garip" kelimesi yetersiz kalmaya başlıyor. Rachel’ın yol kenarındaki David Lynch tarzı o devasa lokantada veya kanlı mola yeri tuvaletinde yaşadığı sanrılar, başlangıçta psikolojik bir derinlik katarken, ilerleyen bölümlerde hikayenin odağını dağıtan unsurlara dönüşüyor. Başlarda o "çok kötü bir şey olacak" hissi bizi koltuğumuza çivilerken, bir noktadan sonra o kadar çok "kötü şey" olmaya başlıyor ki, anlatı kendi ağırlığı altında ezilmeye başlıyor.

Ruh eşleri ve klostrofobi

Dizinin felsefi temelinde yatan "iki insanı ruh eşi yapan nedir?" sorusu, aslında bir korku hikayesi için oldukça verimli bir toprak. Ancak senaryo, bu derinlikli soruları ortaya atmakta o kadar geç kalıyor ki, cevaplarını da tahmin edilebilir olay örgülerinin ardına saklamaktan kurtulamıyor. Jennifer Jason Leigh’in canlandırdığı Victoria karakteri, bazı noktalarda hikayenin en ürkütücü ve etkileyici figürü olarak öne çıkıyor. Evliliği "ruhların birbirine dikilmesi" olarak tanımlayan karanlık gelenekleri, aşkın özgürleştirici değil aksine hapseden bir güç olduğuna dair sarsıcı bir gözlem sunuyor. Olacakları tahmin ediyor sanki.

Nicky’nin ve geri kalan kardeşlerinin babası olan ve mumyalama işleriyle uğraşmadığı zamanlarda bir hayalet gibi evin etrafında dolanan doktor, ailenin ölüm ve muhafaza etme takıntısını simgeliyor. Zengin aile portresi ise Succession tarzı bir güç savaşından ziyade, The Fall of the House of Usher’daki gibi kaçınılmaz bir çöküşün ve miras alınan travmaların izlerini taşıyor. Jules karakterinin travmatik çocukluğu ve kız kardeşleri Portia’nın uçarı ve kötü enerjisi, aslında her bir aile ferdinin kendi cehenneminde yaşadığını gösteriyor. Ne var ki, bu kadar potansiyelli karakter kadrosuna rağmen dizi, sekiz bölümlük süresini karakter gelişiminden ziyade "atmosfer yaratma" çabasına kurban etmiş. İlk üç bölümdeki ağır tercihler, ani sesler ve kan fışkırmaları gibi şeylerle bizi korkutmaya çalışırken, karakterlerin derinliklerini tamamen ıskalıyor.

Dondurma mı, muhallebi mi?

Dizideki o "frozen custard" detayı, aslında yapımın genel halini çok iyi özetliyor: Çocukluk kabuslarına yakışır, görsel olarak şık ama içeriği rahatsız edici bir illüzyon. Bir psikopat tarafından kurulan bu işletme, dizinin sembolik anlatım gücünü desteklese de, bir süre sonra bu tarz metaforlar asıl hikayenin önüne geçmeye başlıyor. Gerilim ile sıkıcılık arasındaki o ince çizgi dizimizde sık sık aşılıyor. Bir sahneyi veya bir efekti, etkileyici olduğu için defalarca tekrarlamak, izleyicinin o dehşet duygusuna karşı bağışıklık kazanmasına, etkinliğini de yitirmesine neden oluyor. Özellikle orta bölümlerde, sadece bir sahnede halledilebilecek mevzuların tüm bölüme yayılması, sezonun başındaki o güçlü ivmeyi de zedeliyor işte.

Sezonun ikinci yarısı, Nell ve Jules gibi karakterlere biraz daha alan açarak toparlanmaya çalışsa da, hikayenin evlilik ve aile hakkındaki nihai düşünceleri tam olarak olgunlaşmıyor. Evet, hikaye zekice kurgulanmış ve heyecan verici bir noktaya evriliyor gibi görünüyor ama final başladığımız ana noktadan o kadar uzak ve alakasız bir hedefe varıyor ki, izleyiciyi maraton koşmuş kadar yoruyor.

Estetik bir enkaz, ya da cesur bir deney

Sonuç olarak Something Very Bad Is Going to Happen, iyi bir sinematografi, güçlü performanslar ve yer yer tüyler ürperten bir atmosfer sunmasına rağmen, vadettiği o etkili hikayeyi vermekte zorlanan bir yapım. Rachel karakterinin üzerindeki o belirsiz lanet ve ailenin karanlık sırları, daha derli toplu bir senaryo ile birleşseydi, tadından yenmeyecek bir iş çıkabilirdi karşımıza. Ancak dizi, kendi yarattığı gizemler arasında kaybolmayı tercih ediyor. Yine de türün meraklıları için, özellikle Morrone’nin büyüleyici performansı için izlenmeye değer.

"Çok kötü bir şey olacak" beklentisiyle ekran başına geçip, sonunda olan bitenin karmaşasında hangi kötülüğe odaklanacağımızı şaşırmak, belki de karşılaştığımız bize en büyük sürprizi. Ya da direkt olacak olan kötü şey, dizinin ta kendisiydi... Sinematik anlamda güsel sahneler sunda da Duffer Kardeşler imzalı bu dizi, sağlam bir hikayeden ziyade, karlı bir kış gecesinde çekilmiş, kanlı ve şık bir düğün gecesi olarak akıllarda kalıyor.

Paylaş