Dürüst olalım, bazen bir diziye başladığın ilk dakikalarda "Ben gerçekten vaktimi buna mı harcayacağım?" diye şöyle kendi kendine bir sorarsın. All Her Fault benim için tam olarak böyle başladı. İlk bölümlerdeki yavanlık, karakterlerin sanki bir lise tiyatrosundaymış gibi sergilediği o göz devirten performanslar, beni izlediğim şeyden o kadar uzaklaştırdı ki, devam edip etmemek için kendimle önemli bir savaş verdim doğrusu. Türün yüzlerce örneğini görmüş onlarcasını tüketmiş biri olarak modern prodüksiyonların parlak ışıkları altında bu kadar "donuk" bir giriş beklemiyordum. Ancak bazen sinema ve dizi evreni, sabırlı izleyiciyi ödüllendirmeyi en büyük kuralı haline getirir; bu dizi de açıkçası tam olarak "sabret ve gör" diyerek beni köşeye sıkıştırdı...

🧒
Yazı, All Her Fault'a dair spoiler içermiyor.

All Her Fault'un temelini oluşturan gerilim dolu kurgu, aslında her ebeveynin en büyük kabusuyla başlıyor; evladını kaybetme korkusu. Her iki anlamda da. Marissa Irvine, oğlu Milo'yu bir oyun randevusu için arkadaşı Jenny’e emanet ettiğini sanırken, akşam onu almaya gittiğinde kapıyı tanımadığı bir kadın açıyor ve Milo ortada yok. Dizi işte bu noktadan itibaren bir suçlama sarmalına dönüşüyor. Bir annenin suçluluk duygusu, bir bakıcının ihmali ve modern hayatın o temiz görünümlü maskelerinin ardına gizlenmiş sırlar, kayıp bir çocuğun izinde birbirine dolanıyor. Basit bir kayıp vakasından ziyade, toplumsal yargıların ve kişisel günahların nasıl birer silaha dönüşebileceğini anlatıyor bize.

Her ne kadar güçlü bir konusu olsa da o ilk yarısında hissettiğim o "ne izliyorum ben?" duygusundan biraz fazla rahatsız oldum. Aslında yönetmenin ve senaryonun bize kurduğu devasa bir tuzağın parçasıymış ama karakterlerin yapaylığı, olayların sıradan bir pembe dizi kıvamında ilerlemesi ve o dramatik tırmanışların bir türlü beklenen patlamayı yapmaması, büyük bir hayal kırıklığı gibi duruyordu. Sonlara doğru yanaştığımızda ise o yavanlığın aslında kurgusal bir zemin hazırlığı olduğunu anlıyoruz. Ağzımın birkaç saniye açık kaldığı o son bölüm, sadece bir şaşırtmaca değil, aynı zamanda dizi içinde izlediğim her saniyeyi zihnimde yeniden kurgulatan bir anahtardı benim için.

Hissettiğim en güçlü duygu da her şeyin göründüğünden çok daha fazlası olduğuydu. Meşhur Çehov’un Silahı prensibi burada resmen hayat buluyor. Eğer o ilk dakikalarda duvarda kırmızı bir balta görüyorsanız, o balta sadece bir dekor değildir; hikayenin ruhuna saplanacak olan bir darbedir. İlk bölümlerde göz ucuyla gördüğünüz, önemsemediğiniz, hatta "bu sahne neden bu kadar uzadı?" dediğiniz her bir detay, ilerleyen dakikalarda devasa birer olay örgüsü tuğlasına dönüşüyor. Yazarların bu kadar sabırlı olması ve izleyiciyi o "yavanlık" ile sınaması, aslında finaldeki darbenin şiddetini artırmak için atılmış bilinçli bir adım.

Küçük havuzlardan dev okyanuslara

Senaryo, izleyicinin dikkatini dağıtmak için önce küçük küçük havuzlar oluşturuyor. Başlarda "bu da nereden çıktı?" dediğimiz yan karakterler veya ana konudan tamamen bağımsız görünen küçük aile dramaları, aslında büyük resmin birer vazgeçilmez parçası. Siz o havuzlarda debelenip "konu nereye gidiyor, neden odağımız kayboldu?" diye hayıflanırken, aslında o havuzların altındaki kanalların ne kadar büyük bir okyanusa bağlandığını fark etmiyorsunuz. Dağınıklığı bu kadar bilinçli bir şekilde kullanıp sonra o dağınıklıktan bir sanat eseri çıkarmak gerçekten tebrik edilesi bir başarı.

Bir anlatıda ilk yarıda parçaları her yöne dağıtmak kolay, ancak o parçaları ikinci yarıda tek bir alanda birleştirmek gerçek bir zanaatkarlık gerektirir. All Her Fault, başlarda rotasını kaybetmiş bir gemi gibi görünürken, ikinci yarıda kendisini o kadar keskin bir hızla düzeltiyor ki, savrulmamak elde değil. Kimi zaman ana konudan sapıp başka hayatların, başka trajedilerin içinde kaybolduğumuzu düşündüm. "Yine mi gereksiz bir yan hikaye?" dediğim her anın sonunda, o hikayenin asıl gizeme nasıl hizmet ettiğini görmek, dizinin zekasına olan saygımı belirli ölçüde artırdı doğrusu.

Maskeler ve kimlik kaymaları

Oyuncu kadrosu ilk başta eleştirdiğim o "kötü oyunculuk" imajını finalde tamamen yerle bir etti. Belki, sarışın bir Ben Affleck'miş gibi görünen Jake Lacy hala sırıtıyor olabilir ama konu o kadar güzel ki, Lacy'nin ruhsuz bakışlarını bile görmezden gelebilirim.

Şimdi geriye dönüp baktığımda o yapaylığın aslında karakterlerin kendi hayatlarındaki sahtelikle ne kadar örtüştüğünü görebiliyorum. Her biri farklı bir toplumsal maske takan bu insanlar, dizinin "kim suçlu, kim mağdur?" sorusuna verdiği büyük bir cevap. Başlangıçta karakterleri benimsemekte zorlanmamın bir nedeni de onların aslında sevilmek için değil, gözlemlenmek için orada olmalarıymış.

Özellikle karakterlerin birbiriyle olan etkileşimlerindeki o tekinsizlik, finalin ağırlığını taşıyabilecek kadar güçlüymüş. Sahnelerin o çiğ atmosferinden sıyrılıp gerçek bir insan trajedisine evrildiği anlar, kadronun ne kadar yetkin olduğunu kanıtladı. Dizideki karakterlerin her biri, toplumun onlara yüklediği rolleri oynarken, biz izleyiciler de bu "rol içindeki rolleri" gerçek sanıp yanıldık. Bu ters köşe etkisi sadece senaryo ile değil, oyuncuların bazen rahatsız edici derecede donuk ifadeleriyle desteklenmiş. İşte bu yüzden o başta ettiğimiz sitemler, finalde yerini derin bir hayranlığa bırakıyor.

Mini dizinin gücü ve finalin şoku

All Her Fault, mini dizi formatının avantajlarını sonuna kadar kullanan bir dizi. Eğer bu hikaye on bölümden oluşsaydı, o "havuzdan okyanusa" geçiş bu kadar etkileyici olmayabilir, hikaye yolda nefesini tüketebilirdi. Ancak kısa ve öz tutulması, her bir ipucunun değerini artırıyor. Hikaye anlatımı o kadar güçlü ki, son sahne bittiğinde sadece ekrana bakıp "gerçekten mi?" diyorsunuz. O şaşkınlık anı, dizinin tüm eksiklerini, tüm o başlangıçtaki tökezlemelerini bir anda siliyor ve hafızanızda sadece o sarsıcı konu kalıyor.

Sonuç olarak, ilk başta mesafeli durduğum, hatta yargıladığım bir yapımın finalde kendi zekasıyla ters köşe etmesi nadir yaşadığım bir durum ve All Her Fault sabırlı izleyicinin, detaylara dikkat eden gözlerin ve basit bir dramadan fazlasını arayanların kesinlikle şans vermesi gereken bir yapım.

Paylaş