A Knight of the Seven Kingdoms, beşinci bölümüyle birlikte sadece bir yan hikaye olmadığını, televizyon tarihindeki en güçlü karakter dramalarından birine dönüşeceğinin sinyallerini verdi. Yediye Yedi dövüşünün kaotik, nefes kesen atmosferinde tansiyon en tepeye çıkmışken araya giren o flashback sahnesi, kağıt üzerinde riskli bir kurgu tercihi gibi görünse de, aslında bölümün kalbini oluşturan dahiyane bir hamleydi.

Dikkatli bir izleyici gözüyle baktığımda, seyircinin adrenalinini bir anlığına dondurup onu Dunk’ın çocukluğundaki o soğuk ve amansız gerçeklikle yüzleştirmek, karakterin motivasyonunu anlamamız için gerekli bir temel taşıydı diye düşünüyorum.

Bölüm, bizi Duncan’ın devasa cüssesinin altındaki savunmasız çocukla tanıştırarak başlıyor. Çoğu izleyici savaşın ortasında kesilen tempodan şikayet edebilir, ancak Dunk’ın bitap düşüp yere yığıldığı an ile yıllar öncesinin savaş alanındaki o perişan hali arasındaki görsel geçiş, yönetmenin ne kadar rafine bir tarzı olduğunu gösteriyor. Dunk’ın neden Sör Duncan olmaya bu kadar aç olduğunu, neden her ne pahasına olursa olsun ayağa kalktığını anlamak için, Rafe ile olan o hüzünlü geçmişini ve Ser Arlan’ın o sarhoş ama onurlu silüetini görmeye ihtiyacımız vardı.
Bir şövalyenin mayası

Flashback sahnelerinde Ser Arlan’ın Dunk’ı bulma anı, dizinin hikaye anlatıcılığındaki muazzam dengesini simgeliyor. Ser Arlan’ın Dothraki şarkıları söyleyip ateş başında dans etmesi gibi absürt görünen detaylar, aslında Westeros’un o tozlu ve sert dünyasına hayat veren çok sevdiğimiz George R.R. Martin dokunuşunu da hatırlatıyor. Dunk’ın efendisine olan sarsılmaz sadakatinin, sadece bir "karın tokluğu" meselesi değil, bir hayatta kalma ve onur borcu olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz.

Bu sekansın yaklaşık 20 dakika sürmesi, ana dövüşün ritmini bozmak yerine ona duygusal bir ağırlık katıyor. Dunk’ın çamurlar içinde Ser Arlan’ın "Kalk!" nidasıyla sarsılması ve günümüzdeki savaş alanına geri dönmesi, sadece fiziksel bir uyanış değil, bir karakterin kendi efsanesini yazmaya başlamasının da ilk adımı. Dizinin komedi unsurlarını bu kadar doğal bir şekilde dramın içine yedirmesi, bizi karakterlere daha da yakınlaştırırken, az sonra gelecek trajedinin etkisini iki katına çıkarıyor. Çok sevdim seni Ser Duncan, cesur adamsın.
Zırhın altındaki çıplak gerçek

Savaş alanına geri döndüğümüzde bizi karşılayan şey, Game of Thrones evreninde özlediğimiz o "kirli ve gerçekçi" aksiyon oluyor. Aerion Targaryen ile Dunk arasındaki mücadele, estetik bir danstan ziyade bir hayatta kalma kavgası gibi, yani olması gerektiği gibi karşımızda. Dunk’ın eğitimli bir şövalye zarafetiyle değil, bir sokak dövüşçüsünün hırsı ve devasa gücüyle çarpışması, sahnenin inandırıcılığını zirveye taşıyor. Aerion’ın kibirli üstünlüğünün, Dunk’ın saf iradesi karşısında nasıl un ufak olduğunu izlemek tam anlamıyla bir "peak" noktasıydı.

Buradaki en etkileyici şey de, Egg’in tıpkı geçmişteki Ser Arlan gibi "Kalk!" diye bağırdığı andı. Bu paralellik, kurgu masasında ne kadar titiz çalışıldığını gösteriyor. Sinematografi, izleyiciyi savaşın içine o kadar hapsediyor ki, zırhların birbirine çarpma sesini ve çamurun kokusunu neredeyse burnumuzun dibinde alabiliyoruz. Hollywoodvari gösterişli koreografiler yerine, nefes nefese kalmış, yorulmuş ve ölmemek için pençeleşen adamları izlemek bu diziyi türdeşlerinden fersah fersah öteye taşıyor.
Tarihin akışını değiştiren miğfer

Ancak zaferin tadı, Westeros tarihinin en trajik anlarından biriyle saniyeler içinde kül oluyor. Dunk’ın Baelor’un önünde diz çöküp sadakat yemini ettiği o an, dizinin bize sunduğu en saf ve umut dolu kareydi. Prens Baelor’un "İyi adamlara ihtiyacım olacak," dedikten sonra sendelemesi, kurgudaki o sessizleşen ses tasarımıyla birleşince, izleyicide "bir şeyler çok yanlış gidiyor" hissini muazzam bir şekilde uyandırıyor.

Miğfer çıktığında karşılaştığımız o korkunç manzara, sadece bir karakterin ölümü değil, bir hanedanın ve bir krallığın kaderinin değiştiği andır. Eğer Baelor o gün o savaş alanından sağ çıksaydı, ne Deli Kral Aerys doğacaktı ne de Robert’ın İsyanı gerçekleşecekti. Jon Snow’dan Daenerys’e kadar uzanan o koca silsile, belki de hiç var olmayacaktı. Koltuğumda bu sahneyi izlerken, yönetmenin bu trajediyi ne kadar "acınası" değil de "kaçınılmaz" bir dille verdiğini görmek beni gerçekten büyüledi. Maekar’ın kendi kardeşini öldürmüş olmasının verdiği o sessiz şok da ekran başındaki herkesin boğazını düğümledi diye düşünüyorum.
Mizahın ve dramın kusursuz dansı

Dizinin ilk bölümde hakim olan o ince mizah, Egg’in çocuksu ama bilge tavırları ve Dunk’ın "çit şövalyesi" şaşkınlığı, hikaye anlatımının ne kadar katmanlı olduğunu kanıtlıyor. Ağır bir dramın ve kanlı bir savaşın orta yerinde bile karakterlerin samimiyetinden bir şey kaybetmemesi, senaryo başarısının en büyük kanıtı. Zırhların detaylarından pelerinlerin renklerine kadar her bir görsel öğe, bu dünyanın içine bizi daha da çekmek için özenle tasarlanmış.

Sonuç olarak 5. bölüm, "daha fazla savaş" isteyenlere Dunk’ın ruhunu vererek çok daha kıymetli bir şey sundu. Bir sinema editörü olarak bu bölümü kurgulayanın ellerinden öpmek gerek; çünkü seyirciyi en heyecanlı yerde durdurup ona bir hikaye anlatmak ve o seyirciyi bu hikayeye ikna etmek her yiğidin harcı değildir. Yedi Krallığın Şövalyesi, sadece ejderhaların değil, insanların ve onların küçük ama devasa seçimlerinin hikayesi olduğunu bir kez daha hatırlattı. Devamını merakla ve hevesle bekliyoruz efendim.

Yorumlar