Brezilya sinemasının son yıllarda öne çıkan isimlerinden biri olan Kleber Mendonça Filho, The Secret Agent (O Agente Secreto) ile bizi kendi köklerine, Brezilya'nın Recife şehrinin tekinsiz ve bir o kadar da tanıdık sokaklarına götürüyor.

Film, 1977 yılının siyasi baskı ortamında, bir kaçak olan Marcelo’nun gözünden Brezilya’nın askeri diktatörlük dönemine dair alışılmadık bir pencere açıyor. Sonda söyleyeceğimi en başta belirteyim; film, teknik kusursuzluğu ve atmosfer yaratma becerisiyle hayranlık uyandırsa da, hikaye anlatımı ve tempo tercihlerindeki aksaklıklar nedeniyle başyapıt etiketini bırakın, dümdüz izlemesi zor olan filmler arasında yerini alıyor. Yine de yönetmenin derdi o kadar kıymetli ve kurduğu dünya o kadar gerçek ki, bir şekilde olacakları merak ederken buluyorsunuz kendinizi.

İlk dakikalarından itibaren yönetmenin bu projeyi yalnızca bir "dönem filmi" olsun diye çekmediğini, aksine o dönemin ruhunu bugünün perspektifiyle yeniden inşa ettiğini anlıyorsunuz. Kleber Mendonça Filho’nun röportajlarında da sıkça vurguladığı gibi, bu film aslında Brezilya’nın toplumsal hafızasına dair bir ağıt niteliğinde. Ben de film üzerine belirli bir süre araştırma yaptıktan sonra inceliklerinin farkına varabildim. Özellikle siyasi konjonktürün hızla değiştiği, geçmişteki hataların sanki hiç yaşanmamış gibi tekrarlandığı bir coğrafyada, yönetmen kamerasını 1977’ye çevirerek "Bakın, biz buradaydık ve bunlar gerçekten oldu" diye haykırıyor. Ancak bu haykırış da doğrudan bir slogan atmak yerine, karakterlerin gündelik hayatına sinmiş huzursuzluk üzerinden veriliyor. Belki de kavraması bu yüzden bu kadar güç.
1977 Brezilya’sına yolculuk
Teknik açıdan bakıldığında, filmin başardığı en büyük mucize kesinlikle prodüksiyon tasarımı, kostümler ve yaratılan atmosfer. 1977 Recife’sini izlerken kendinizi bir film setinde değil, o döneme ait bir zaman kapsülünde hissediyorsunuz. İngiliz veya Amerikan sinemasının görkemli setlerine alışkın olan gözlerimiz için Brezilya’dan bu kadar rafine, bu kadar "yaşanmış" bir dönem anlatısı görmek oldukça şaşırtıcı. Görüntüler sanki o yılların ev videolarından veya bir belgesel arşivinden fırlamış gibi. Işığın kullanımı ve mekanların dokusu, askeri diktatörlüğün yarattığı boğucu ve rahatsız edici güneşi iliklerinize kadar hissettiriyor.

Görsel dilin bu denli güçlü olması, filmin siyasi alt metnini de destekleyen bir unsur. Hatta görsel dil o kadar önemli ki iki saat kırk dakikalık film içerisinde Marcelo'nun radyodan açtığı şarkı dışında başka ses duymadım.
Sokak aralarında asılı olan dönemin başkanı Ernesto Geisel’in tabloları, kolluk kuvvetlerinin halkla kurduğu samimi görünümlü ama her an patlamaya hazır şiddet içerikli ilişkiler, sahnelerin arka planına adeta nakış gibi işlenmiş. Yönetmen, kendi çocukluğunun geçtiği Recife’yi, ana karakterin oğlu Fernando’nun yaşlarındaki bir çocuğun gözlem gücüyle ama bir yetişkinin analitik zekasıyla sunmuş.
Metforlara gömülü politik şiddet

Filmde basbaya merkezi bir yer tutan "hairy leg" (kıllı bacak) efsanesi, zekice kurgulanmış bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. O dönem Recife halkı arasında yayılan bu efsane, aslında insanların sokakta gördükleri ama anlam veremedikleri (veya korkudan anlam vermek istemedikleri) devlet şiddetini adlandırma biçimi. Sansürün en katı olduğu yıllarda, gazeteler ve radyolar reyting uğruna bu uydurma haberi köpürtürken, halk aslında yanı başındaki faili meçhul cinayetleri bu efsanenin üstüne atarak vicdanını rahatlatıyordu. Yönetmen, bu absürt efsaneyi kullanarak, bir toplumun gerçeği görmemek için nasıl kendi hikayelerini uydurduğunu çok net bir şekilde yüzümüze çarpıyor.
Ama yine söylüyorum; bütün bunları, bu konu hakkında araştırma yapmadan bilmemin neredeyse imkanı yoktu. Bu durumda filmi tüketmek dışında yönetmenin bizden başka istekleri de oluyor; e bu da zaten fazlasıyla uzun bir film izleyen seyircinin ne kadar işine gelir bilemiyorum doğrusu.

Siyasi eleştiri sadece efsaneler üzerinden değil, gündelik hayatın içindeki yozlaşma üzerinden de ilerliyor. Devlet bağlantılı şirketlerin üniversite fonlarına göz dikmesi, adaletin yasalar yerine keyfi güç kullanımıyla sağlanması ve sefaletten dolayı üç kuruşa tetikçilik yapan vasıfsız işçiler, filmin arka planını dolduran acı gerçekler. Bu detaylar izleyiciye çok tanıdık gelebilir; zira otoriter rejimlerin yöntemleri dünyanın neresinde olursa olsun birbirine inanılmaz benziyor. Ancak film, bu benzerlikleri didaktik bir dille anlatmak yerine, karakterlerin çaresizliği üzerinden hissettirmeyi seçiyor.
Toplumsal bir portre

Hikaye anlatımı kısmına geldiğimizde ise film yalpalamaya başlıyor. Öncelikle, filmin derdini ve ana çatışmasını anlatması yaklaşık bir saati buluyor; ki bu süre, günümüzün hızla tükenen odak süresi için oldukça riskli. Film bu süreçte karşımıza birçok karakter çıkarıyor ancak bu karakterlerin çoğu derinlikten yoksun, adeta birer tip olarak kalıyor. Wagner Moura’nın hayat verdiği Marcelo dışındaki karakterlerle bağ kurmak veya onlara sempati duymak neredeyse imkansız. Onlar sadece o dönemin dekorunu tamamlayan figüranlar gibi görünüyorlar.
Zaten film de finale yaklaştığında bu karakterlerin hiçbirinin hikayesini tamamlamadan, aniden modern zamanlara sıçrayarak bize sert bir mesaj veriyor: "Bu insanlar tek tek önemli değildi; onlar sadece o karanlık dönemin içinde kaybolup gitmiş birer sayıydı." Bu tercih, anlatı bazında bir kopukluk yaratsa da yönetmenin "toplumsal hafızasızlık" temasıyla örtüşüyor. Ne yazık ki bu kısım sizlere de tanıdık gelebilir. Karakterlerin hikayelerinin yarım kalması, aslında o dönemde yarım kalan hayatların, bitmeyen davaların ve kaybolan nesillerin bir yansıması.
Sonuç ve gelecek umudu

Sonuç olarak The Secret Agent, izlemesi sabır isteyen ve ciddi anlamda tarih bilgisi gerektiren yoğun bir yapım. Renk paleti ve çekim ölçekleri tam bir görsel şölen sunsa da, hikaye yapısındaki bazı boşluklar ve temposuyla izleyiciyi zorladığı bir gerçek. Ancak Kleber Mendonça Filho, filmini her şeye rağmen bir umut kırıntısıyla bitiriyor. Röportajlarında da belirttiği gibi, karanlık dönemler öyle ya da böyle atlatılıyor ve toplumsal hafıza her ne kadar zayıf olsa da, sinema gibi araçlar bu hafızayı taze tutmak için var.

Yorumlar