Freida McFadden'in çok satan romanından uyarlanan The Housemaid, kağıt üzerinde Nedimeler ve Casus gibi yapımların yönetmeni Paul Feig'in elinde tam anlamıyla bir kara mizah ve gerilim şölenine dönüşecekmiş gibi duruyor. Ancak film, beklenmedik virajları ve ani dönüşleriyle dolu bir yolculuk vaat etse de, emniyet kemerlerini bağlayan izleyiciyi o beklenen hız trenine bindirmekte biraz nazlanıyor.

Yanlış anlaşılmasın, izlemesi keyifsiz bir iş değil. Fakat eldeki malzemenin potansiyeli düşünüldüğünde, filmin kendini biraz daha serbest bırakıp o "abartılı" eğlenceye teslim olmasını bekliyordum ben şahsen. Sanki film ciddiyet ile absürtlük arasında bir kimlik bunalımı yaşıyor ve bu durum yönetmenin önceki işlerinden aşina olduğumuz o enerjik imzayı aratıyor bize.

Hikayemiz, hayatının en şanssız dönemecinden geçen Millie'nin etrafında şekilleniyor. Denetimli serbestlik sürecinde olan ve özgürlüğünü koruyabilmek için acilen düzenli bir işe girmesi gereken Millie, kendini bir anda Long Island'ın el değmemiş zenginliği içinde buluyor. Neredeyse hastane beyazlığındaki devasa bir malikanede, evin düzenini sağlamak ve küçük bir kıza bakıcılık yapmak üzere işe alınıyor. İşvereni Nina Winchester, ilk bakışta o kadar misafirperver ve hevesli ki, mükemmellikten şüphelenip anında kadının bir kaçık olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Fakat Millie bu yatılı iş teklifini dualarının bir karşılığı olarak görüyor ve elbette ki işi alıyor. Ancak hepimizin bildiği o kural burada da geçerli: Bir şey gerçek olamayacak kadar iyiyse, muhtemelen altında bir bit yeniği vardır.
Maskelerin ardındaki psikolojik savaş

Nina'nın o vitrinlik gülümsemesinin ardındaki çatlakların belirmesi uzun sürmüyor. Ertesi sabah, basit bir veli toplantısı notu yüzünden yaşanan orantısız sinir krizi, bu evde işlerin hiç de normal gitmediğinin ilk sinyalini veriyor. Nina'nın bu ani duygu değişimleri ve Millie üzerinde kurmaya başladığı zeka oyunları, filmin gerilim dozunu artırırken, evin babası Andrew'un denkleme dahil olmasıyla işler iyice sarpa sarıyor. Andrew, karısının fırtınalı hallerine karşı sığınacak bir liman gibi dursa da, Millie'ye olan ilgisinin profesyonel sınırları zorlaması, evdeki dinamikleri Jane Eyre ya da Küçük Kadınlar gibi bir roman hikayesine değil, oldukça tekinsiz bir üçgene sürüklüyor.

Senaryo, karakterlerin arasındaki sınıf farkını ve zenginliğe duyulan o tehlikeli arzuyu işlemeye çalışsa da, filmin ilk yarısı ne yazık ki düz bir drama çizgisinde. Rebecca Sonnenshine’ın metni, bu peri masalı gibi görünen çiftin gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için acele etmiyor ancak bu yavaşlık bazen tempoyu o kadar düşürüyor ki... Film hakkında tek bir olumsuz şey söyleme hakkım olsa, inanın bu "yavaşlığı" olurdu. The Housemaid'in asıl ihtiyaç duyduğu o kaotik enerji, ilk perdede sadece anlık parlamalarla kendini gösteriyor. İzleyici olarak, "Hadi artık," diye söylenmekten kendinizi alamıyorsunuz. Yine de Millie ve Nina arasındaki o rekabet, filmi izlenir kılan en büyük motivasyon kaynağı.
Adeta bir düello

Filmin tartışmasız yıldız ismi ve enerji kaynağı Amanda Seyfried. Nina karakterine büründüğü her sahnede, filmi sırtlayıp bambaşka bir seviyeye taşıyor. Dengesiz davranışları, sahte gülümsemeleri ve gözlerinde bir anda beliren o saf öfkeyi o kadar başarılı bir şekilde abartıyor ki, karakteri neredeyse bir korku filmi kötüsüne dönüştürüyor. Seyfried, filmin olması gereken o bilinçli abartılı tona en çok yaklaşan ve rolünün tadını çıkaran isim. Sahneye girdiği her an bir tatsızlık çıkacağını hissedip adeta ondan saklanmaya çalışmak istiyoruz.

Öte yandan Sydney Sweeney, filmin büyük bir bölümünde ne yazık ki bir dikiş tutturamıyor. Karakterin yaşadığı şaşkınlığı ve çaresizliği yansıtmak isterken, performansında bir donukluk göze çarpıyor. Seyfried’in o yüksek bağırtılı enerjisinin karşısında Sweeney’nin bu kadar pasif kalması, ikili arasındaki kimyanın tam olarak ateşlenmesini engelliyor. Ta ki finale kadar... Finalde bambaşka bir kimliğe bürünen Sweeney, nihayet yeteneklerini sergileme fırsatı buluyor ama o ana kadar geçen sürede, Seyfried’in gölgesinde kalmaktan kurtulamıyor. Karaktere çok yakıştığını düşünüyorum fakat keşke en başından itibaren Nina’nın o kaotik enerjisine denk bir karşılık verebilseydi.
Estetik bir vitrin, dağınık bir kurgu

Evin beyefendisi rolündeki Brandon Sklenar ise, bu iki güçlü kadın arasında nispeten sönük ve işlevsel bir rolde kalıyor. "İyi adam" maskesi takan ama altından tekinsiz sinyaller veren Andrew karakteri, hikayenin ilerleyişi için gerekli bir piyon olsa da, izleyicide Bay Rochester tarzı derinlikli bir etki bırakmaktan uzak. Onun Millie'ye olan ilgisi tutkulu bir yasak aşktan ziyade, senaryonun gerektirdiği bir olay örgüsü aracı gibi. Bu da karakterler arasındaki duygusal bağın yüzeysel kalmasına neden oluyor.

Yönetmen Feig, daha önceki filmlerinde banliyö annelerinin karanlık sırlarını mizahla harmanlamakta ustaydı. Ancak The Housemaid’de bu denge zaman zaman şaşıyor. Kurgudaki bazı keskin geçişler ve yer yer istemeden güldüren diyaloglar, filmin tonunun ciddiyet ile parodi arasında gidip gelmesine neden oluyor. Yine de filmin son üçte birlik kısmı, hikayenin vites yükselttiği ve Sweeney’nin de nihayet oyuna dahil olduğu anlarda, beklediğimiz o tatmin edici kaosu sunmayı başarıyor.

Sonuç olarak The Housemaid, türün meraklıları için keyifli bir seyirlik sunsa da, "yılın en iyi gerilimi" olma iddiasından uzakta. Seyfried’in performansı için bile izlenmeyi hak eden yapım, eğer beklentiyi "eğlenceli bir hafta sonu filmi" seviyesinde tutarsanız sizi üzmeyecektir. Yüzlerine maske takınmak zorunda kalan ezilmiş kadınların, kötü adamlara karşı verdiği bu savaş, tüm kusurlarına rağmen final jeneriği aktığında yüzünüzde hafif bir tebessüm bırakmayı başarıyor.

Yorumlar