Westeros'un kavurucu yazında ejderha gölgelerinden uzakta, Ashford Çayırı’nın tozlu yollarındayız. Bu hafta, Sert Tuzlu Sığır Eti başlığıyla ekranlara gelen ikinci bölüm, kahramanımızın turnuva hazırlıklarına odaklanırken, hikayenin kalbini oluşturan o naif şövalyelik ruhunu da derinleştirmeyi başarıyor.

🛡️
Yazı, A Knight of the Seven Kingdoms'a dair spoiler içeriyor.

Sör Dunk, Prens Baelor Targaryen'in beklenmedik desteğiyle turnuva alanına giriş biletini nihayet kapıyor. Baelor’un, Dunk'ın merhum ustası Sör Arlan Pennytree aracılığıyla kefil olması, Dunk için bir lütuf olsa da, izleyici olarak bizleri hafızanın güvenilirliği üzerine düşündürüyor. Dunk’ın zihnindeki o yüce şövalye imgesi ile gerçekte tanıdığımız adam arasındaki uçurum, bölümün en lezzetli çatışmalarından biri olmuş.

"Hikayeler anlatıldıkça büyür"

Geçtiğimiz hafta Dunk'ın, ustasının onu sadece "gerekli olduğunda" dövdüğüne dair sadık inancına tanık olmuştuk ancak flashbackler, Arlan’ın alkolizmini ve huysuzluğunu gözler önüne sererek bu sadakati sınamamızı istedi. Dunk, prenslerin huzurunda Arlan’ın cesaretini ve onurunu överken, aslında kendi vicdanını rahatlatmaya çalışıyor gibi. Prens Baelor’un o bilgece tespiti, bölümün temasına adeta bir mühür vuruyor: "Hikayeler anlatıldıkça büyür." Gerçekten de Arlan ve Baelor’un geçmişteki karşılaşması, Dunk’ın anlattığı gibi yedi mızrak kırılan destansı bir düello değil, sadece dört mızrağın kırıldığı daha mütevazı bir anıdan ibaret. İzlediğimiz kısa antrenman sekanslarında, yaşlı şövalyenin kılıç ustalığının vasatlığı ve Dunk'ın devasa cüssesinin avantajı, efsanelerin ardındaki çıplak gerçeği ortaya çıkarıyor. Arlan büyük bir savaşçı değildi, ama Dunk’ın kendi küçük dünyasında o bir devdi.

Hikayelerin "büyüme" özelliği, dizinin mizahi tonunu belirleyen anlardan birine, Sör Arlan’ın anatomisine dair yapılan şakaya da sıçrıyor. Bu açığa çıkma anı, geçtiğimiz bölümde fazla samimi olduğumuz anın da ötesine geçerek bölümün şok edici ilk sahnesi olarak karşımızda duruyor. Prens Baelor’un Dunk’a turnuvaya katılabileceğini ancak kendi armasını bulması gerektiğini söylediği anda da, bürokrasinin Westeros’ta bile işlediğini görüyoruz. Kan bağı olmadığı için Arlan’ın kadehli armasını taşıyamayan Dunk, kendini kimliksiz bir şövalye olarak buluyor. Bu arayış, Dunk ve "yumurta kafa" yaveri Egg’i bir kukla gösterisine ve ardından bölümün duygusal merkezine sürüklüyor.

Kayan yıldızlar ve ağaçların altındaki aşk

Kukla gösterisinin ardından uzun boylu Tanselle ile gerçekleşen buluşma, dizinin romantik tansiyonunu tatlı bir utangaçlıkla işliyor. Dunk’ın, Tanselle’e olan hayranlığından dili tutulmuş bir halde, kalkanı için "gün batımı" gibi klişe bir öneride bulunması, karakterin saflığını harika yansıtmış. Bunu sürekli dile getirmesi hoş değil belki ama tepeden tırnağa saftiriğin önde gideni oluşu gerçekten her hareketinden belli oluyor. Neyse ki küçük Egg, duruma el atarak kahverengi dalları ve yeşil yaprakları olan bir karaağaç önerisiyle günü kurtarıyor. Dunk’ın buna eklediği "kayan yıldız" detayı ise sadece estetik bir tercih değil; çadırlarda değil, yıldızların altında uyuyan bir gezgin şövalyenin ruhunu simgeliyor. Aynı zamanda geçtiğimiz bölüme de yapılan güzel bir gönderme tabii.

“Westeros’un Paslı ve Samimi Yüzü”: ‘A Knight of the Seven Kingdoms’ 1. Bölüm İncelemesi
George R. R. Martin’in yarattığı o büyülü evrenin göbeğinde, epik savaşlardan ve kavurucu ejderha ateşinden uzakta filizlenen, çamurun ve paslı zırhların başrolü paylaştığı samimi bir hikayeye başlıyoruz.

Dunk’ın kendini Tanselle’e Uzun Sör Duncan olarak tanıttığı sahnede, oyuncular arasındaki kimya ekranı ısıtıyor. Tanselle’in de çocukken kendisine uzun dendiğini itiraf etmesi ve Dunk’ın o muazzam sakarlığıyla kekelemesi, izleyiciyi gülümseten anlardan. Egg’in araya girip "Kuklalar için," diyerek cümleyi tamamlaması, bu küçük çocuğun sadece bir yaver değil, aynı zamanda Dunk’ın sosyal zeka kısmında da tamamlayıcısı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu sırada Ashford kasabası, Targaryen prenslerinin, lordların ve leydilerin gelişiyle tam bir karnaval alanına dönüşüyor; bu parıltılı dünyanın altında yatan güç dinamikleri de yavaş yavaş ortaya çıkacak.

Kraliyetin iki yüzü

Targaryen hanedanının üyelerini tanımaya başladığımız bu bölümde, karakterlerin aynı kumaştan kesilmediğini net bir şekilde görüyoruz. "Kırık Mızrak" Baelor, babacan ve onurlu duruşuyla izleyicinin güvenini kazanırken, kardeşi Prens Maekar soğuk, sabırsız ve mesafeli tavrıyla tam bir tezat oluşturuyor. Dunk’ın, Maekar’ın huzurundan ayrılırken yaşadığı panik ve sakarlık, "Umarım ölü bulunmazlar," gibi absürt bir gafla birleşince, dizinin o kendine has mizahı zirve yapıyor. Dunk’ın devasa cüssesine rağmen bir çocuk kadar ürkek olabilmesi, Peter Claffey’nin oyunculuğundaki en büyük başarılardan, ayrıca bu role neden bu kadar uygun olduğunu da kanıtlıyor.

Dunk’ın zırh arayışı ise bölümün en üzücü anlarına ev sahipliği yapıyor. Demirciyle ile yapılan pazarlık, bir şövalyenin ekonomik gerçekliğini yüzümüze çarpıyor. Dunk, sadece 800 geyiklik bir zırh için sevgili atı Sweetfoot’u satmak zorunda kalıyor. Ancak burada Dunk’ı Dunk yapan detay da atını sattığı adama ekstra para verip atın yulaf ve elma yemesini garantilemesi. Bu da karakterimizin "yumuşak kalpli bir dev" olduğunu gösteren, senaryonun ince işçilikle dokuduğu bir detay. Dunk her şeyini kaybedebilir; zırhını, atını, hatta hayatını... Ancak bu risk, onun için bir şövalye olarak var olabilmenin tek yolu. Umarım önümüzdeki bölümlerde atını bir şekilde geri almayı başarabilir...

Kışın ortasında bir yaz sıcağı

Dizinin yarattığı atmosfer, House of the Dragon’ın kasvetli ve entrika dolu koridorlarından sonra nefes aldıran bir taze hava gibi. Tyrion Lannister’ın esprili ve komik olduğu o ilk Game of Thrones bölümlerinin tadını veriyor. Özellikle Daniel Ings’in canlandırdığı Lyonel Baratheon ile olan halat çekme sahnesi, dizinin enerjisini yükselten harika bir an. Dunk ve Egg’i kendi tarafına çeken, sonra içki için ortadan kaybolup tam zamanında geri dönen bu karakter, "Gülümseyen Fırtına" lakabının hakkını veriyor.

Sonuç olarak, Ira Parker ve ekibinin George R.R. Martin’in kısa romanına sadık kalarak, onu gereksiz yere uzatmadan ekrana taşıması büyük bir başarı. Elbette bölümlerin kısalığı ve sezonun çabucak bitecek olması bir hayal kırıklığı fakat, insan bu karakterlerle Ashford çayırlarında saatlerce vakit geçirmek istiyor. Harika müzikleri, samimi karakterleri ve "işler düzelmeden önce daha da kötüleşir" prensibine sadık kalan olay örgüsüyle Yedi Krallığın Şövalyesi, kışın ortasında içimizi ısıtan bir yapım olarak şahane ilerliyor.

Paylaş