A Knight of the Seven Kingdoms ilk sezonuna, geçtiğimiz haftaki o kanlı ve kaotik çarpışmanın tozunu dumanını üzerinden atmaya çalışan, bir nevi "ertesi gün" mahmurluğuyla veda etti. "Yarın" adlı altıncı bölüm, George R.R. Martin’in o eşsiz anlatısındaki melankoliyi ve mizahı o kadar iyi harmanlamış ki, izlerken bir yandan Baelor’un kaybıyla yas tutarken diğer yandan kendimizi karakterlerin samimiyetine bırakmaktan alıkoyamıyoruz.

Dikkatli olduğunu düşünen bir izleyici olarak söyleyebilirim ki, bu bölüm bir aksiyon finali değil, bir karakter incelemesinin finaliydi. Baelor’un ölümü Ashford üzerine bir kuzgun gölgesi gibi çökerken, dizi bize "yaşayanların" hikayesine odaklanmanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Bölümün açılışındaki o tuhaf, caz tınılarını andıran hüzünlü korno ve piyano eşliğindeki müzik tercihi, yapımdaki yönetmenliğin ne kadar cesur olduğunun kanıtı. Lyonel Baratheon gibi bir karakterin, ağır yaralı Dunk’ın başında beklerken "Harika bir turnuvaydı, bittiği için üzgünüm," demesi, Westeros’un gaddar ama bir o kadar da hayata bağlı ruhunu yansıtıyor. Dunk’ın yaşadığı ağır sendrom ve keder, ekran başındaki bizlere de geçiyor; çünkü o bir prensin hayatı pahasına hayatta kaldığını biliyor ve bu yükün altında ezildikçe eziliyor.
Fırtına öncesi sessizlik

Lyonel Baratheon, bu bölümde sadece bir lord değil, adeta bir sahne hırsızı olarak karşımızda. Dunk’a Storm’s End’e gelmesi için yaptığı teklif ve ardından gelen "Gelmezsen de senden nefret ederim," çıkışı, dizinin kendine has samimi tonunu perçinliyor. Tabii bu durum geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz gibi, Daniel Ings'in oyunculuğundan da kaynaklanıyor... Lyonel’in Targaryen hanedanına karşı beslediği o hafiften alaycı, yer yer öfkeli tavrı, gelecek sezonlarda göreceğimiz politik çatışmaların da ilk tohumlarını ekiyor. Dunk’ın "Neden tanrılar beni kayırdı?" sorusuna verdiği "Bu bir lütuf değil, bir alay" cevabı, aslında dizinin tüm felsefesini de özetler nitelikte.

Dizinin sinematografik başarısına en baştan beri değiniyorum. Ve bu başarı Baelor’un cenaze ateşine geçişte doruk noktasına ulaşıyor. Bir yanda yas varken diğer yanda hayatın tüm hızıyla, bazen de komik bir şekilde devam etmesi, bu evreni bu kadar gerçek kılan unsur. Lyonel Baratheon karakterinde Tyrion’ın zekasını ve Robert Baratheon’un vahşiliğini aynı potada eritmişler; bu da onu ekranın en karizmatik figürlerinden biri yapıyor. Raymun Fossoway’in saf ve onurlu Podrick Payne enerjisi, dizinin bu karanlık atmosferine renk katan şahane bir detay olmuş.
Yeşil elmalar, kırmızı pelerinler

Raymun’un bu bölümdeki gelişimi, aslında küçük insanların büyük tarihler yazabileceğinin bir simgesi gibi. Kuzeninin o kibirli kırmızı elmasından vazgeçip kendi yeşil elma hanedanını kurması (New Barrel’in meşhur Yeşil Elmalı Fossoway’leri), kitabın hayranları için harika bir servis olmanın ötesinde, karakterin rüştünü ispat etmesiydi. Rowan ile olan garip, biraz kafa karıştırıcı ama bir o kadar da samimi evlilik hikayesi, orta çağın o karmaşık ve bazen absürt sosyal yapısını da çok güzel resmediyor.

Savaşçıların her birinin bir tür yaralanma haliyle, topallayarak veya yüzlerini buruşturarak yürümesi, görsel dil açısından gerçekçilik madalyasını hak ediyor. Dunk ve Raymun’un sarıldığı sahne, Game of Thrones evreninde nadir rastladığımız saf erkek dostluğunun en güzel örneklerinden. Dunk’ın kaybettiği atı Sweetfoot’un geri gelmesiyle pekişen bu bağ, seyirciye "her şey o kadar da kötü değil" mesajını alttan alta veriyor ve bizi yaklaşan vedaya hazırlıyor.
Bir prensin bedeli ve bir şövalyenin onuru

Bölümün duygusal yükünü sırtlayan asıl anlar Dunk’ın Targaryen prensleriyle olan hesaplaşmalarıydı. Prens Valarr’ın babasının ölümünü bir "çit şövalyesine" bağlayan öfkesi ne kadar anlaşılırsa, Maekar’ın o taşlaşmış dış görünüşünün altındaki vicdan azabı da bir o kadar sarsıcıydı. Maekar’ın "Gürzümü ben savurdum ama senin içindi" itirafı, trajedinin boyutunu katlıyor. Dunk’ın ayağının bir prensin hayatına değip değmeyeceği tartışması, aslında soyluluk ve insanlık onuru arasındaki o ince çizginin en net sorgulamasıydı.

Maekar’ın Dunk’a Summerhall’da bir yer teklif etmesi, aslında bir baba olarak oğluna duyduğu gizli sevginin ve güvenin bir yansıması. Ancak Dunk’ın "Prenslere doydum," diyerek bu teklifi reddetmesi, önemli bir karakter gelişim noktası bana kalırsa. O sarayların ipek çarşaflarını değil, gökyüzünün yıldızlarını ve yolun tozunu seçen gerçek bir "çit şövalyesi" olduğunu kanıtladı. Dunk’ın bu kararı, Egg’in sadece bir prens olarak değil, bir insan olarak yetişmesinin de önünü açan kritik bir dönemeçti.
Ejderha kanı ve yol tozu...

Egg’in abisi Aerion’un odasına elinde bıçakla gittiği o an, Targaryenlara özgü olan o meşhur "delilik ve büyüklük" arasındaki ince çizgiyi çok iyi yansıtıyordu. Daeron’un "Belki de deliliğin tohumları rahimde ekilir" tespiti, serinin geleceğine dair çok ağır bir kehanet gibi havada asılı kaldı. Maekar’ın oğlunu azarlamak yerine ona sarılması, bu sert adamın en insani anıydı. Dunk’ın "Daeron asla bir hendekte uyumadı ama Aerion şımartıldı" diyerek Maekar’a verdiği o hayat dersi, aslında tüm eğitim sistemine bir eleştiri gibiydi.

Finalin en eğlenceli ve akılda kalıcı anı kuşkusuz o "Dokuz Krallık" diyaloğuydu. Dunk’ın yedi krallık bildiği dünyada, Egg’in parmaklarıyla sayarak dokuz krallığı ispatlaması ve Dunk’ın o şaşkın bakışı, aralarındaki usta-çırak ilişkisinin ne kadar keyifli devam edeceğinin sinyallerini verdi. Taç Toprakları ve Demir Adaları’nın ayrımı üzerinden yapılan bu coğrafya dersi, hem komik hem de öğretici bir final dokunuşuydu diyelim.
Dokuz krallığa doğru

Bölümün sonunda Dunk ve Egg’in, yanlarında Ser Arlan’ın hayali silüeti ve Dothraki baladları eşliğinde uzaklara doğru at sürmesi, sezonun değil büyük bir efsanenin başlangıcı gibi hissettirdi. Maekar’ın son sahnede Egg’in aslında gizlice kaçtığını fark etmesi, kitaptan farklı ama diziye çok yakışan bir mizahi dokunuş olmuş.
Genel olarak bakıldığında, A Knight of the Seven Kingdoms ilk sezonuyla bize ejderhalar olmadan da bu evrenin ne kadar büyüleyici olabileceğini gösterdi. Samimiyet, mizah ve derinlik dolu bir 45 dakikanın ardından, Ashford Çayırı’ndan ayrılırken içimizde hem bir burukluk hem de yeni maceralar için büyük bir heyecan kalıyor. Dunk ve Egg’in yolu uzun, bizim ise bekleyişimiz zor olacak...🛡️🌳🥚☀️

Yorumlar